Kızıl Gökler – 1. Bölüm

Sizin bir damla kanınız bile bizim suyumuzu bulandırır.

Kraliyet Mavisi

On iki sene önce; kavurucu yaz sıcaklarının yaşandığı bir pazartesi günü, ciğerimizi çürüten, pis bir kokuyla uyandık. Hani bazı pislikler vardır, orada olduğunu bilirsiniz ama görmezden gelmekten başka seçeceğiniz yoktur. Bizim için de öyle oldu. Tatlı rüyalarımızdan uyandırıldık ve bizden bin yıl önce alınanı sanki yeni kaybetmişiz gibi karalar bağladık.

Deniz Mavisi için kangren olmuş kolumuzu kestik dediler ancak yıllar gösterdi ki ülkenin tamamına zuhur eden bu hastalık bizi öldürürken onları sakat bırakmıştı. Fakat bunu görmek yerine birbirlerinden nefret etmeyi seçmişlerdi.

İşgal sabahı dün gibi aklımdaydı. Kardeşimle oturma odasındaki kanepeye yayılmış televizyon seyrediyorduk. Babamsa işe gitmek için hazırlanıyordu. Sabahları farkında olmadan kendi içinde bir rutini tekrarlardı. Askılıktan şapkasını alır, bir eliyle çantasını ve sefertasını kavrarken diğer eliyle kapıyı açardı. Sırtını kapıya dayayınca boşta olan bileğine çantasını geçirirdi. Dış kapıya yürüyene kadar yazsa hafif, kışsa ağır adımlar atardı. Tonlaması aynı olurdu. Tak, tak, tak. Bahçe tarafının zincirini kaldırırdı. Silikleşen adımlar. Tak, tak…

O sabah hava felaket sıcaktı. Babam kapıyı açtığında bile esmemişti. Bize doğru bir bakış attığında gülümseyip el sallamış, her sabah olduğu gibi hayırlı işler dilemiştim. Kardeşimse tüm dikkatini televizyondaki programa vermişti. Onu dirseğimle dürttüğümde bile oralı olmamıştı. Kapı kapandığında arkasından bağırmakla yetinmişti.

Sonra babam gitmişti, gidişi öyle tekdüzeydi ki hiçbirimiz fark etmemiştik arkasından gezinen o gölgeyi.

“Bu evi neden satmıyoruz?”

Bakışlarımı kardeşime çevirdim. Akşamdan kalan çayı dökmediği için sabahın köründe birbirimize girmiştik. Sakinleştiğimizde kahvaltıyı ben hazırlamıştım, çayı da –bir zahmet- kendisi demlemişti. 

Birkaç kez tekrarladığında, “Nereye gideceğimiz?” diye sordum. Heyecanla anlatmaya başladı.

“Siyahların tarafına, orası da bizim memleketimiz sayılır.” Araya gitmeme müsaade etmeden devam etti: “Sayılmaz deme, sayılır. Dedemiz siyah değil miydi? Bizim de bir parçamız siyah olmalı. Neden gittik ki zaten?”

“Mübadele yüzünden,” dediğimde suratıma alık alık baktı. “Neyse…” dedim iç çekerek. “Senin tek vatanın burası. Gideceksen kendi başına git. Hatta, hemen şimdi def’ol.”

Sesini yükselterek, “Ver paramı gideyim,” diye çıkıştı. “O evin yarısında benim de hakkım var.”

“Katil olurum ama tek dikili toprağımı sana sattırmam.”

“Evlenirsem üzerime yapacaktın zaten.”

Boş çay bardağını önüne koyduğumda suratını ekşitti. Yine de lafımı ikiletmeden ayağa kalktı. Mutfaktan doğru söylenmeye devam ediyordu.

“Alıp ikiye bölelim demiyorum ki… Siyahların tarafına geçeriz. Bak iyi dinle, lafımı bitireyim. Sermayemiz olur, siyahların tarafına geçince…”

Ben de ona seslendim: “Dürümcü açarız.”

Yanıma gelirken suratı asıktı. “Heves bırakmıyorsun insanda.”

Çay bardağını tak diye önüme koyduktan sonra karşıma geçip bağdaş kurdu. Bardağı kaldırdım ve rengine dikkatle baktım. “Neden bu kadar açık?”

“Az kalmıştı, iki kaşıkla demledim.”

“Babam hayatta olsa sana diş geçiremezdi. Varımızı yoğumuzu satar, aç biilaç sokaklara düşerdik.”

“Of!” dedi sıkıntıyla. “Babamı hatırlatma. Kaç gündür rüyalarıma giriyor.” 

“Ne diye?”

“Şeyden… Hani.” Kafası karışmıştı, lafı bir araya getirmeden önce iyice düşündü. “Babamın arkasından bağırmıştım o gün. Ama beni duydu mu emin değilim. Kapı arkasından kapandıysa duymamış olabilir.”

“Ben seni dürtmüştüm.”

“Dürttün, evet… Onu mu diyorum şu an?”

Sıcaktan alnımda terler damlıyordu. Çayımdan bir yudum aldım. “Şimdi atarlı atarlı konuşuyorsun. Bir gün ölürsem arkamdan çok ağlarsın.”

Tişörtünün yakasını çekiştirdi. “Of, of… OF!”

Masadaki simitten bir parça koparıp ağzıma attım. Bayatladığı için taş gibiydi. Çiğnerken bir dahakine pastaneden değil, fırından almayı aklıma not ettim.

Dalgın bir şekilde, “O zaman da böyle sıcaklar vardı,” diye mırıldandı. “Babam suya sabuna dokunan biri değildi. Kesin güneş yüzünden fenalaşmış, o ara gümbürtüye gitmiştir.”

“Asıl sıcaklar temmuz ortasında başlıyor. Bu daha ne ki?” Peynirin ağzını kapatıp ona uzattım. “Bunu kaldır, bozulmasın.”

“Neden benimle konuşmuyorsun?”

Şaşırdığım için bir an ne diyeceğimi bilemedim. “Konuşuyorum.”

Tek laf etmeden ayaklandı ve kahvaltı sofrasını toplamaya başladı. Ona sadece peyniri buzdolabına kaldırmasını söylemiştim. Asıl beni dinlemeyen kendisiydi. Babam vefat ettiğinden beri birbirimize zor tahammül ediyorduk. Bazen özellikle canımı sıkacak şeyler söylüyordu.

Gözüm oturma odasındaki televizyona takıldığında kendimi tekrardan işgal sabahında bulmuştum. Çok uzun zaman önce, benim için çok önemli olan bir şeyi kaybetmiştim. Ama bir anda değil, o kadar yavaş yitirmiştim ki ne zaman sahip olduğumu unutmuştum.

Toprakların bize ait kısmı savaşmadan verilmişti. İki ülke arasındaki bir al, ver olayıydı. Başkan’ın idamını da peşi sıra izletmişlerdi. Yine de sebebini göstermemiş, bunu bir gösteri haline getirmemişlerdi. Daha çok oldubittiye getirilmişti. Yerine Başkan’ın kardeşi geçmişti. Kraliyet Mavisi’ndeki yatırımcılar faaliyetlerine devam etmiş, onların dünyası değişmemiş, sadece bizim rengimiz değişmişti.

Siyahların vicdanına terk edilmiştik. İçimden bir ses: “Ne işgali?” diyordu. “Bizi kendi elleriyle teslim ettiler.” 

“Şu kanepeyi de bir türlü atamadık,” diye mırıldandığımda kardeşim hafifçe kıkırdadı. Az önceki tartışmamız hiç yaşanmamış gibiydi. Ya da o tartışmayı başka bir zaman yapmıştık. 

Lafıma karşılık, “Aman abla,” diye alay etti. “Atıp da yenisini mi alacağız? Kazancımız ucu ucuna yetiyor zaten. Babam sağken kahvaltıda beyaz peynir ve kaşar olurdu. Şimdi yalnızca beyaz peynir. Haftada bir tavuk, ayda bir kere et yerdik. Kıyma değil ama bildiğimiz et. Artık köfteye, tavuğa et diyoruz.”

İç çektim. “Olmayana üzülmek yerine olana şükretmek gerekir.”

“Onu demek istemedim. Bugünlerde herkesin dilinde…” Elini bana doğru salladı. “Dinliyor musun? Geçen hafta iş çıkışı arkadaşlarla kahve içmeye gittik. Kafe ağzına kadar dolu, tıklım tıklım. Sahibi de affedersin tam bir yavşak. Asgari ücret yetmiyormuş da madem buralar niye böyle doluymuş? İçtiğimiz içeceğimiz bir kahve zaten. Onu içemiyorsak geberelim zaten. Aslında buna kızıyorum ben. Kendileri her haltı yapıyorlar. Ama bize bir kahve içmeyi çok görüyorlar.”

“Sen de içmeyiver. Mecbur musun?”

“Aynı babam gibisin,” dedi ayıplar gibi. “Öyle derler, böyle derler diye tek laf etmiyorsun. Bir kere haklısın desen, n’olur?”

“Haklısın desem ne değişecek?”

“Öfkem bir tarafımda patlamayacak.”

“Babacığım,” dedim onu yad ederek. “İyi adamdı değil mi? Tek bir dostlu bile arkasından kötü konuşmadı.”

“Hiç borç isteyemezdi. Ondan bence.” 

“Kalender adamdı,” diye düzelttim. “Hayattaki tüm gayreti bizim iyi ve dürüst insanlar olmamızdı.” Ona kısa bir bakış attım. “Benim de gayretim buydu. Ama sen çürük çıktın.”

Çürük lafına gücendi. “İyiliğin, dürüstlüğün ne hayrını görmüşüz? Şu evi satsak en azından üniversite param denkleşirdi.”

Demek ki doğru hatırlıyordum. Kavgamızın başlangıcı onun annemden kalan evi satmak istemesiydi.

“Mavi,” dedim sabırla. “Kafana girsin diye tane tane anlatıyorum: Babamın çabası ona bir şey kazandırmasa da bize kazandırdı.”

“Ne kazandırdı?” diye sordu, garipseyerek.  

“Bizi vatansever yetiştirdi.” Suratını ekşitti.

“Senin kadar romantik değilim ben.”

“Hainsin de ondan,” dedim bıkkın bir tavırla.

“Nefret ediyorum bu ülkeden, bu insanlardan, keşke siyahların ülkesinde doğsaydık.”

“Nankör.” Masaya kuvvetlice vurduğumda elim acıdı. “Bütün dünya bu topraklar için savaşıyor. Ama sen bizi beğenmiyorsun.”

“Ya bırak,” dedi eliyle hareket yaparak. “İyi bir şeymiş gibi söylüyorsun bir de. Siyahların kanında petrol olsa birbirlerini öldürürler. Üstümüze çöktüler, bin yıldır da gitmek bilmiyorlar. Bizim olan hakkında bizden çok söz söylüyorlar.”

“Kapat bu konuyu artık.” Çatalı ona doğru fırlattığımda yerinden sıçradı. “Mavisin işte, ne olacak? İsmin de Mavi. İstersen dünyanın öbür ucuna git, bakar bakmaz m*vi diyecekler sana.”

Omzuna çarpıp yere düşen çatal canını yakmış olacak ki gözleri doldu. “İnsan gibi yaşamak istediğim için özür dilerim.”

“Aferin,” dedim onu alkışlayarak. “Haline şükretmek yerine böyle her şeye isyan et.” 

“Edeceğim, evet…” Ayağa kalktı. “Aileme, sana, kendi adıma bile lanet okuyacağım.”

Sinir krizi geçirip kendini paralamasını kayıtsızca izledim. Ettiği hakaretlere karşı, “Hainsin,” diye karşılık verdim. “Hain, hain…” 

Her seferinde aynı şey olurdu. Bir başladı mı susmak bilmezdi. Kapıyı çekip çıkarken arkasından, “Cehennem ol git,” diye bağırırdım. Bizim rutinimiz olmuştu artık.

Tam da o sabah gitmeye yeltendiğinde onu durdumadım. Gerçi şimdi de ona diyecek bir sözüm yoktu. Mavi haindi ve hep hain olarak kalacaktı. 

12.06.2012

Sabah kalktığımda bir sene geçtiğini yeni fark ediyordum. Evin içindeki huzursuzluk aptal kardeşimin gidişiyle birlikte son bulmuştu. Tüm hayatım tekdüze bir şekilde işe gelip gitmekten ibaretti. Ve halimden memnun olmadığımı söyleyemezdim. Şu günlerde ne mutlu olacak ne de mutsuz olacak bir sebep bulabiliyordum. Göze batmadan akıp gidiyordum.

Saçıma başıma şekil verdikten sonra askılıktan şapkamı almaya yeltendim. Hareketlerim birebir babamı taklit ediyordu. Vestiyerdeki aynada bir an onun yüzünü görür gibi oldum. Ama bu yalnız babamın yorgunluğu değildi. Mavi gözlerime çöken; kötü talihinin içine sıkışmış halkımın bana bir mirasıydı. Ne demişler: Deniz Mavisi doğmak değil, Deniz Mavisi gibi yaşamak ayıp.

Dışarı adımımı attığımda sıcak hava suratıma çarptı. Yokuşun başındaki otobüs durağına yürürken içimden gördüğüm her şeye küfür ediyordum. Şapka takmama rağmen güneş başımın tepesini yakıyordu. Sarhoş gibi yalpalayarak yürüyordum.

Merkez tarafı denize yakın olduğu için o taraflarda rüzgar esiyordu ve bu bir nebze de olsa yaz sıcaklarını dayanılabilir kılıyordu. Sarı-3’te ise hava cehennem gibi sıcaktı. Asfaltın siyah rengi insanın gözünü alıyordu.  

Böyle sıcaklarda aklıma annem geliyordu. Onun memleketine dair anlattığı hikayeler benim dünyama o kadar yabancıydı ki orada olduğumu hayal dahi edemezdim. Üçüncü Bölge’nin iç kesimlerindeki, Lavanta şehrinde dünyaya gelmişti. Anlattığı kadarıyla kışları soğuk geçermiş. Hem de ne soğuk… Karlar erimeyi başlayınca köy eşrafı toplanır, ahırda biriktirdikleri ölüleri birer birer toprağa gömermiş. Üstlerini karla örtenler de, cesetler kokmadan önce onlar için mezar kazmaya girişirmiş. Baharın ilk ayları ölüleri gömme telaşı içinde geçtiğinden annem yazın gelişini sabırsızlıkla beklediğini anlatırdı. Yüzünü güneşe doğru dönüp avuç içlerini açarmış. Bitki gibi.

“Soğuktan ölmek,” demişti bana. “Uykuya dalmak gibi…”

İçi ısınacak gibi olduğunda ödü koparmış. Eldivensiz gezse parmakları morarır, bir yeri açıkta kalırsa soğuk ısırması olurmuş. Lavanta’nın kışı yabana atılacak gibi değilmiş; ölümler peşi sıra gelirmiş. Annem tüm kardeşlerini kış ayında kaybetmiş. Kendisi de yine bir kış ayında, Mavi’yi doğurduktan kısa bir süre sonra vefat etmişti. 

O zaman annemin soğuk diye tabir ettiği şeyin etrafta dolaşıp insanları avlayan, buzdan bir canavar olduğunu hayal etmiştim. Deniz Mavisi’ne asla kar yağmazdı. Adını taşıdığım kardelenler bana yabancıydı. Bahar gelince ağaçların pembe ve beyaz çiçekleri etrafa saçılır, karahindibalar tepemizden uçuşurdu. Gündüzleri bitki gibi açıkta dikilmez, gölgelere kaçıp akşam serinliğini beklerdik.

Durağa vardığımda şapkamı çıkarıp cebimdeki kağıt peçeteyle alnımı ve ensemi sildim. Biraz geride kalmıştım ama yine de oturacak bir yer bulabilirdim. Gözümle otobüsün arka kapısının nereden açılabileceğini hesap ettim ve uygun bir noktada beklemeye başladım.

İşyerinden bir arkadaşım seslendiğinde etrafıma bakındım. Mercan bir alt sokağımda oturuyordu. Kıvırcık saçlı, güleç bir tipti. Yaşı benden küçük olsa da aynı bölümde çalıştığımızdan mesai çıkışı içmeye gidecek kadar samimiyeti ilerletmiştik. Kuzenleri de bizim fabrikada çalışıyordu ama onlarla vardiyamız denk düşmezdi genelde.

Mercan önündekileri ite kaka yanıma geldi. Onunla havadan sudan sohbet ederken gözüm sıkı sıkı tuttuğu bez çantasına takılmıştı. Çantadan gözüken kâğıtları işaret ederek, “Belli oluyor,” diye uyardım.

Gazeteleri derinlere tıktı ve daha rahat davranması gerektiğini ağzında geveledi. Son günlerde benim olduğum ortamlarda anlamsız bir gerginlik hâkimdi. Tarafsızlığımı taraf olarak görüp beni siyasi sohbetlerden uzak tutuyorlardı. Bazen de ajanmışım gibi birbirlerini susturuyorlardı. 

Otobüste bilerek yavaş davranıp onun arkasında bir yerlere oturdum. Bir işler karıştırdığı kesindi ve kesinlikle dahil olmak istemiyordum.

İşgalin yıl dönümü bölge genelinde resmi tatildi. Törene katılmamız teşvik edilirdi. Zorunlu değildi elbette ama katılmamak kötü bir izlenim yaratırdı. Sarı mahallelerde törene tam katılım sağlanırdı. Aksi halde işverenlerimiz bunu hükümete karşı bir başkaldırı olarak nitelendirirdi. Bunu da hiçbirimiz istemezdik.

Tören sabahtan başlar, öğlene doğru biterdi. Deniz Mavisi’nin Sarı-3 bölgesinden Merkez’e gitmek en aşağı iki saati bulsa da trafik olmadığı günler bir saate kadar indiği oluyordu. Tabii, bugün o günlerden biri değildi. Trafikten dolayı dokuzdaki törene sekiz buçuğa doğru ancak yetişebilmiştim.

İndiğimde tören alanındaki kalabalığa hızlıca bir göz attım. Siyah birlikler sağa ve sola kümelenmişlerdi. Suratlarındaki ifade, sıcaktan bezmiş fakat itaatkâr duruşlarıyla, birbirlerinin neredeyse aynısıydılar. Eminim ki onlar da bizi öyle görüyorlardı. Deniz Mavisi diyince akla tek bir kişi gelirdi. Bu kişi genelde mavi yakalı, kaba saba ama özünde iyi niyetli olurdu. Uslu maviler.[1]

Mercan birden koluma girdiğinde o anlık şaşkınlıkla irkildim. Bu halim onu güldürdü. Alana girmeden önce yapılan aramayı sorunsuz atlamıştı. Çantasını gelişi güzel asmış, telaşsızca ortalıkta dolaşıyordu. “Mercan…” dedim ama devamını getirmeden sessiz olmamı işaret etti. Askerlerden bazıları aralarda dolaşıp düzenin bozulup bozulmadığını denetliyordu. 

Teğmenlerden biri bizim sıramıza doğru yaklaştı. İçim içimi yiyordu. Suçluluk psikolojisiyle ona baktığımda gözlerimiz buluştu. Elim ayağım birbirine dolaşınca istemeden başımı çevirmiştim. Niyeti aramızdan sıyrılıp geçmekti belki ama şüpheli davranarak odağını bana yöneltmesine sebep olmuştum. 

Teğmen yavaş adımlarıyla yanıma gelene kadar başımı yerden kaldırmadım. Görüş hizamda bir çift bot vardı şimdi. Piyade tüfeğini de yere doğru indirmişti. Tüm cesaretimi toplayıp yüzüne baktığımda ilk dikkatimi çeken sağ yanağındaki derin yara izi oldu. Zaten sert olan ifadesine korkunç bir hava katmıştı. Koyu kahve gözlerindeki bakışlar da bir o kadar keskin ve amansızdı.

Dizlerimin bağı çözülmüştü. “Bir sorun mu var?” diye sordu teğmen kız, kaşlarını çatarak.

Zihnim allak bullak olmuştu. “Hayır,” diyebildim sadece.

“Ne dik dik bakıyorsun o zaman?” diye azarladı. “Önüne bak, önüne.”

Teğmen gittiğinde sakinleşmek için derin bir nefes aldım. Bileklerime iğneler batıyormuş gibi hissediyordum. Hafifçe ovsam da geçmek bilmedi.  

Mikrofonun cızırtılı sesi duyulduğunda kendimi toparladım. Başka bir tarafa bakarsam ya da suratımı düşürürsem beni tehdit olarak algılayıp fişleyebilirlerdi. Bu tarz şeylere kendimi bildim bileli dikkat ediyordum.

Kısa bir açılış konuşmasından sonra Bölge Komutan’ı platforma çıktı ve hepimiz onu deli gibi alkışladık. Mercan bile coşkulu kalabalığın arasında onlardan biri gibi gözüküyordu.

Komutan’ın altında fazladan bir basamak olduğunu duymuştum. Aşağıdan bakınca dev gibi dursa da gözüktüğü kadar uzun değildi. Saçları ağarlaşmış ve kısmen dökülmüş, vatkayla düşük omuzlarını gizlemeye çalışmıştı.

Siyah Ulus Gazetesi’nde bugün için şu manşeti atmışlardı: Zafer ezeli ve ebedidir. İşgal zamanı elimize tutuşturdukları gazete daha barışçıldı: Deniz Mavisi, özgürlüğüne kavuştu!

Daha iyi şartlarda yaşamak gibi bir gayem yoktu. Kafam rahat olsa yeterdi. Olaylara bu açıdan bakınca çevremde olup bitenlerden huzursuzluk duymuyordum.   

Yine de tören sırasında gözyaşlarımı bir türlü bastıramamıştım. Mercan bir ara arkasını dönüp, “Neden ağlıyorsun?” diye sormuştu ama benimki sadece anlık bir duygusallıktı.

Görüntüm bulanık olmasına rağmen Komutan’ın sözleri kelimesi kelimesine zihnime kazınmıştı. Bir ara, “Maviler,” diye hitap etmişti bize, sonra hemen düzeltmişti. “Deniz Mavisi’nin yerlileri…”

Kusursuz bir konuşmaydı. Üstelik kağıttan bakmamış, nefes almak için duraksamaları dışında sürçü lisan etmemişti. Coştukça kızarmış, kızardıkça boynundaki damarlar belirginleşmişti. Sırtını döndüğü dev projeksiyonda, yüzünü yakın çekimde yayınlamışlardı. Her sene biraz daha yaşlanıyordu. Artık gözlerinin çevresindeki kırışıklıkları sayabiliyordum.

“İşte burası,” dedi projeksiyona dönerek. “Aradaki sınır kapısının kaldırıldığı an…”

Videoyu her sene oynatıyorlardı. Artık izlemekten hepimize gına gelmişti. Siyahların tarafıyla (burası Üçüncü Bölge oluyordu) Deniz Mavisi’ni ayıran sınır kapısındaki yazıyı söküyorlardı. Sembolik bir videoydu. Gerçekte onlar gelmeden çok önce sökülmüştü.

Sıcaktan mayışınca gözlerim bir anlığına kapanmaya başladı. İşte de yarı uyuklar halde çalıştığım olmuştu. Tüm kaslarım gevşemişti ve artık hiçbir sesi duymayacak kadar kendi halimdeydim.

PAT!

Tam o anda kaderimizin değiştiği ana şahit oluyorduk. Bölge Komutanı, alelade bir insan gibi önce kasılmış, sonra birkaç adım gerileyip yere düşmüştü.

Sadece birkaç saniyede tören alanı mahşer yerine döndü. Merminin gelişini görmemiştim. Hoş görmek ve duymak imkânsızdı zaten. Askerlerden bazıları platforma çıkıp saldırının geldiği yönü kestirmeye çalıştı. Arka taraf meydana baktığı için herhangi bir binadan ateşlenmiş olabilirdi.

Mercan kolumdan tutarak beni izdihamdan çıkardığında arkama bakmadan duramadım. İtiş kakış sesleri, çığlıklar, düzeni sağlamaya çalışan askerlerin bağırışı, tam bir kaos hâkimdi. Meydan hınca hınç dolmuştu. Aileler telaş içinde bir araya gelmeye çalışıyordu. Heykelin üstüne çıkıp kollarını sallayarak sesini duyurmak isteyenler bile olmuştu.

Gözüm heykele takıldı. Heykel üç kollu hayat ağacının detaylı bir tasviriydi. Dallarındaki kuşlar halkımızı, yere dökülen elmalarsa bereketimizi temsil ederdi. Siyahlar yıkma zahmetine girmemişlerdi.

Şimdilerde iyi bir buluşma noktasıydı.    

Telaşla kaçınanları görünce Mercan’ın kolundan çekiştirdim. O ise, “Bekle,” dedi olduğu yerde kalarak. Nefes alışverişleri düzene girince bez çantasını açtı ve tomar halindeki gazeteleri çıkardı. “Bunları dağıtmamız gerek.”

“Olmaz,” dedim panikle. “Saçmalama, hayır…”

“Kardelen…”

“Hayır, yok…” Cık cık ettim. “Asla!”

“Sen bilirsin ama yakalanırsam bu da vardı derim.” Ona dehşetle baktığımda alay eder gibi sırıttı. “Sadece dağıtacağız işte. Ruhları bile duymaz.”  

Kan beynime sıçramıştı. “Etraf asker kaynıyor. Kafayı mı yedin?”

“Kardelen, lütfen…”

“Ben eve gidiyorum,” dedim kararlı bir tavırla. “Sen de boş ver, zaten hava sıcak.”

Mercan bana imalı bir bakış attı. “Sana ihtiyacım olduğundan değil, tarafın belli olsun diye gel diyorum.”

Sıcaktan ve yorgunluktan iyice aklım bulanmıştı. “Tarafım, tarafsızlık benim.”

“Öyle bir konuşuyorsun ki…”

“Ajan gibi mi?”

Gözlerini kaçırdı. “Onu demek istemedim. Ama herkes bunu konuşuyor. Siyah olman da…”

“Siyah değilim ben.”

“Neyse, ne…”

Elindeki gazetelerden bir tanesini çekip aldım: Özgürlüğün rengi Deniz Mavisi.

Kağıdı ona doğru salladım. “Buna inanıyorsan elimde satılık köprü var.”  

“Hep böyle gitmez,” dedi yıkılmaz bir inançla.                                                                                

Gazeteyi almak için bir hamle yaptığında kendime doğru çektim. “İşin kolaylaşsın. Birini de ben alayım.”

Mercan başını salladı ve gözlerimin içine uzun uzun bakarak, “Deniz Mavisi’nin özgürlüğü, mavilerin özgürlüğüdür,” dedi. “Okurken aklında bulunsun.”

Vedalaştık ve arkamı dönüp telaş içinde koşuşturan kalabalığın arasına karıştım. Gazete kağıdını katlayıp cebime koymuştum. Otobüste hışır hışır edince bir durak önce inip çöpe atmak zorunda kaldım. Artık Mercan’a neden bahsettiğini de soramazdım. Sadece manşetinden bir çıkarım yapabilirdim. Özgürlüğün rengi Deniz Mavisi.

Eve geçince oturma odasındaki kanepeye uzandım. Kaslarım iyice gevşeyince yarı uyuklar bir pozisyona geçmiştim. Şu an başka hiçbir şey umurumda değildi. Uyanıp tıkınacaktım, sonra yine uyup yine tıkanacaktım. Başka ne olacaktı?

Deniz Mavisi, kanadı kırık memleketim benim… Söylesene, senin özgürlüğün başkalarının felaketi değil mi?


[1] Kraliyet Mavisi’nin deyişiyle.

***

2. Bölümü Okumak İçin: link

4 Comments

  1. Harika bir başlangıç olmuş. malûm durumlara olan göndermeler iyiydi. ayrıca karakterin adının Kardelen oluşu dikkatimi çekti soğuk bir ülkeden olduğuna göre annesi o adı vermiş diye yorumladım. kalemine sağlık

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir