Kardeşim Mavi; her gün neden mavi doğdum diye yakarırdı. Yeterince yalvarsa farklı bir milletten doğacaktı sanki. Onun kendini parçalamasını utançla seyrederdim. Yine de üst kuşakların aksine hatasız olduğumu iddia etmiyordum. Belki hatalıyımdır, belki kardeşimin daha iyi olma arzusunu küçümsediğim için en büyük hainliği ben yapmışımdır.
Bu düşünceler aklıma mıh gibi takılmıştı ve çektikçe daha derine saplanıyordu.
Fabrikada çalışmaya lise birinci sınıfta başlamıştım. O zaman şirketi gerçekten ailem olarak görüyordum. Çalışmaktan erinmiyordum ve kazandığım para yoruldukça daha bereketli geliyordu. Sonuçta yetim hakkı yemiyordum. (Gerçi bu ne demekse…) Babam gibi, babalarımız gibi dürüst çalışmış ve haramdan sakınmıştım.
İsyan da etmemiştim. Zaten kime edecektim? Babamın vefatından sonra bir anda ailenin reisi oluvermiştim. Üniversite hayallerini boş verip yalnızca kardeşime odaklanmıştım. Mavi ise yarı zamanlı işlerde, harçlığını çıkartacak kadar çalışmıştı. Onun üniversite okumasını, sonra yurtdışına yerleşip beni bir daha aramamasını tercih ederdim. Bayramlarda kısa telefonlarla görüşürdük. Arkasından vefalı bir abla olmakla övünürdüm.
Vardiyamın ortasında amirim beni yanına çağırdığında duygularım karman çorman olmuştu. İşi başkasına devredip insan kaynaklarına çıkmamı söyledi. Fabrikadakiler kovulmamı dört gözle bekliyordu. Bir kısım ihbarcı olduğumu sanıyordu. Bir kısım da muhalif olduğumu… Ne kadar uğraşsam da, tabiri caizse masaya çıkıp tepinsem de, kaçınılmaz olanı geciktiremezdim.
İnsan kaynakları en üst katta hukukçuların ve yöneticilerin katındaydı. Buraya yalnız bir defa –o da hatırlamadığım kadar uzun zaman önce- yolum düşmüştü. Mobbing davasında işveren tanıklığı yapmamı istemişlerdi. İş mahkemesi bile olsa hakim karşısına çıkmak gerici bir durumdu. Hakimin soruları karşısında bocaladığımı fakat yine de kelimesi kelimesine kağıtta yazanları tekrarladığımı hatırlıyordum. Zaten verilmiş bir karardı. Ya da ben öyle hissetmiştim. Deniz Mavisi’nde kovulmak çok yaygındır. Senin yerine geçebilecek milyonlar varken hala seninle çalıştıklarına minnettar olmanı beklerler.
Beklediğim oda, küçük ve basıktı. Kireç rengi beyaz duvarlar üstüme üstüme geliyordu. İçerisi doğrudan güneş aldığı için alnım boncuk boncuk terlemişti. Avuç içlerim de öyle. Gözüm arada köşedeki yeşil, kocaman yapraklı bitkiye kayıyordu. Kenarları kurumuşsa da toprağı hala ıslaktı. Pencereyi açıp atlasam ne olurdu? Herhalde bu gibi durumlar için pencerelere kilit taktırmışlardı.
Yeterince yaşamış mıydım? Gerçi o ne demekti? Kardeşimden fazla yaşamıştım ama hiç yurtdışına çıkmamıştım. Hiç evlenmemiştim de. Çoluk çocuğa karışmamıştım. Yine de yirmi dört az bir yaş değildi. Lacivert’te anne ve babalar fazla yaşadıkları için utanırdı.
On beş dakika kadar beklediğimi sanıyordum. İnsan kaynaklarından bir adamla hukuk departmanından bir kadın içeri girdi. İkisi de masanın diğer tarafına geçmedi. Onun yerine sohbet ortamı yaratmak istermiş gibi biri karşımdaki koltuğa, diğeri ise yanıma oturdu. Zaten daracık olan odada hepten sıkışmıştım.
Hukukçu kadın çok fenaydı. Israrla sormama rağmen hiçbir soruma doğrudan yanıt vermemişti. “Kardelenciğim…” dedi iç çekerek. “Deniz Mavisi İş Kanunu’na göre on yıllık kıdemini doldurmayan çalışanlar iş güvencesi kapsamından yararlanamazlar. Malum durumda seninle yollarımızı ayırmak için herhangi bir gerekçe göstermek zorunda değiliz.” Tam konuşacaktım ki masaya kanunu koydu ve sayfaları çevirerek aradığı maddenin üstüne parmakla bastırdı. “Seninle hatır ilişkimiz var falan ama burası da işyeri takdir edersin ki.” Araya girmeye çalıştığımda beni yine susturdu. “Çalışanlarına değer veren bir şirket olduğumuzu biliyorsun. Hatta geçen sene ödül aldık. Ondan önceki sene de… Hayır, iki yıl öncesinde ödül aldık. Aman neyse… Şirketimiz birkaç ay daha maaşını ödemeye devam edecek.”
Bit yeniği arar gibi, “Öyle mi?” diye sorduğumda gülümsedi.
“Tabii ki.”
“O zaman…”
Sözümü kesti. “Ama sektör değiştirmen gerekecek.”
“Neden?” diye sordum şaşkınlıkla.
İnsan kaynakları söze girdi. “Rakip şirketlerle centilmenlik anlaşmalarımız var. Birbirimizin çalışanlarını istihdam etmiyoruz. Başka bir şirkette olsaydın bundan haberdar olmazdın. Sana fazladan maaş da ödemezlerdi. Hoş bir durum değil biliyorum ama…”
Hukukçu kadın onu da susturdu. “Kaşlarını çatıyorsun ama durum bu ne yazık ki. Kanunları biz belirlemiyoruz.”
İnsan kaynaklarındaki adam, “Evet,” diye baş salladı. “Elimizden gelen bu.”
Sindirmek için birkaç saniyeye ihtiyacım vardı. “İhbar alacak mıyım?”
“Sekiz haftalık yatıracağız,” dedi kadın. “Ayrıca sözleşmeni feshederken ekonomik istihdam fazlalığını sebep göstereceğiz. İş ararken sıkıntı olmasın.”
Sormadan edemedim: “Gerçekte neden işten çıkarılıyorum?”
İnsan kaynaklarındaki adam bana hor görüyle baktı. “Bence nedenini gayet iyi biliyorsun.”
“Ama ben soruşturma geçirmedim.”
Açıkça dile getirmemden rahatsız olmuş gibi birbirlerine baktılar. Hukuk müşaviri “canım” diye başlayan tiradını atmadan önce insan kaynaklarındaki adam söze girdi. “Durumunu anlıyorum ama emin ol elimizden daha fazlası gelmiyor. Hem biz de Gece Mavisi’yiz.”
Kendimi tutamayıp güldüm. “Siktir git!”
“Efendim?”
“Affedersiniz. Dışımdan mı söyledim?”
Bozulduğu için tek kelime etmedi. Hukukçu kadın ona dönerek, “Gereksiz empati yapıyorsun,” diye bir yorumda bulundu. İnsan kaynaklarındaki adam ona hak vererek baş salladı. Sonra bana tonla evrak imzalattılar, gizlilik sözleşmesi gibi, fabrikadan çıkarken içimden uzun uzun küfürler ettim.
***
Mercan’a diyeceklerimi önceden prova etmiştim. Yolda bir çiçekçiye uğrayıp hazırdaki buketlerden birini satın aldım. Gönlüm ülkemizin ulusal sembolü beyaz güllerden yana olsa fiyatından dolayı beyaz karanfille yetinmek zorunda kaldım. Hasta ziyareti için çiçek götürmek her ne kadar kuzeyli [1]bir davranış sayılsa da (çünkü bizimkiler muz, meyve suyu gibi şeyler getiriyordu.) Mercan’ın hoşuna gideceğini sanıyordum.
Onu ziyaret etmem günlerimi almıştı. Irmak’ın penceremi iki kere taşlamasından değil… İşten sorun yaratmalarından korkmamdı. Ama artık böyle bir endişem kalmamıştı. Kaybedecek hiçbir şeyinin olmaması insana tuhaf bir rahatlama veriyordu.
Yine de Mercan’ın suratıma tükürmesinden korkuyordum. Bir duvar ötende sen işkence çekerken ben rahatsız bir uyku çekiyordum. Ama başkası sandığımdan yoksa en azından önemseme nezaketini gösterebilirdim. Keşke Devrimci Katili’ne öfkelenebilseydim, keşke biraz umudum olsaydı ama bu atalarımdan aldığım genetik bir miras olsa gerek… Her koşulda idare edebiliyordum.
Hastaneye doğru yürürken ayaklarım geri geri gitti. Kalbim öyle hızlı attı ki bir an yığılıp kalacağımı sandım. Çiçeklerime daha sıkı sarılarak adımlarımı sıklaştırdım ve geri dönme ihtimalini aklıma getirmemeye çalıştım.
Danışmadaki kadın oda ve kat numarasını söylediğinde asansöre yönelmedim. Belki ağırdan almak, belki de asansörün tıkış tıkışlığından kaçınmak için, merdivenlerden ağır ağır çıktım ve nefesim kesildiğinde bile durup soluklanmadım.
Kata geldiğimde terden sırılsıklam olmuştum. Beyaz karanfiller ise gözüme çirkin gözükmüştü. Yine de onları çöpe atacak değildim. Derin derin nefesler alarak oda numarasına bakınmaya başladım. Koridorda kafası kesilmiş tavuk gibi dolaşıyordum. Birkaç hasta yakınının muz, şeftali yerine çiçek getirdiğim için beni yargılayıp yargılamadığını merak ediyordum.
Mercan’ın odasının önüne geldiğimde tekrardan nefes alıp verdim. Kapı yarı açıktı, çalmak yerine hafifçe içeri süzüldüğümde yemin ederim hayatımın en korkunç manzarasıyla karşılaştım. Çığlık atamadığım için sesim içime kaçmıştı.
Mercan, arkadaşım, yarı açık pencereden aşağı sarkıyordu. O an tek yapabildiğim deli gibi atılmak ve onu belinden tutup çekmek oldu. Birlikte düştüğümüzde odada gürültü kopmuştu. Şaşkın bakışlarını bana çevirdiğinde kendimi tutamayıp ağlamaya başladım. Bu onu daha çok şaşırttı çünkü insanlar beni genelde soğuk bulurdu.
“Ne yapıyorsun?” dedim hala ağlarken. Kendini mi öldürecektin? Yoksa ben mi yanlış anladım? Mercan elini şefkatle başıma koydu ve yavaşça okşadı. Yüzünün yarısı kabuk bağlamıştı. Gözlerindeki yorgunluğa rağmen hala tanıdığım kişiydi. Sevecen, iyimser, iş arkadaşım…
Boğazındaki yarayı da gördüm. Sanırım artık konuşamıyordu. Bana bir şeyler anlatmaya çalıştı ama anlamsız el hareketlerinden hiçbir şey anlamadım. En sonunda parmağını hayır manasında şiddetle salladı. “Atlamayacak mıydın?” diye sordum tekrardan.
Mercan hafifçe tebessüm etti. Bu durumda bile gülümseyebiliyordu. “Özür dilerim…” dedim burnumu çekerek. “Sana çiçek almıştım aslında.” Kapının ağzında yere fırlattığım karanfillere baktım ve iç çektim. “Boş ver, önemli değil.”
Hala yerdeydik. Önce kendim kalktım, sonra kalkması için ona el uzattım. Mercan kısmen kendine gelmişti. Yaraları iyileşmiş gibi duruyordu ama kıvırcık saçları bile mahvolan yüzünü saklayamıyordu.
Mercan yatağının yanındaki not defterini kaptı ve hızlıca bir şeyler karaladıktan sonra bana uzattı. “Nasılsın?”
Ona dik dik baktığımda tekrardan yazdı: “Kovulduğunu duydum.”
“İyi oldu,” dedim omuz silkerek. “Beni boğuyordu.”
Mercan başıyla onayladı. “Sen nasılsın?” diye sordum uzun bir duraksamanın ardından.
Hiç cevap vermese daha iyi olurdu. Bakışlarını deftere çevirdi ve yazdıktan sonra bana uzattı. “Siyah devrimciler aramıza karışan bir istihbaratçı olduğunu söyledi. Hepimizi o ifşa etmiş.”
Okurken buz kestim. “Mavilerin arasına mı karışmış?” Onayladığında, “Ama…” diye itiraz ettim dehşetle. “Konuşmasından, ne bileyim hal ve hareketlerinden anlaşılır.”
Mercan bir süre kıpırdamadı bile, göğsü inip kalkmasa nefes almadığını zannederdim, daha sonra not defterine yazdı. “Kızıl Katil’in seni ziyaret ettiğini söylediler. Ne konuştunuz?”
Suçluluk duygusu öyle yoğun bastırdı ki kusacak gibi oldum. “Kardeşimin üstüne yemin ederim… Utanacak bir şey yapmadım. Sadece sohbet ettik, o kadar.”
Kaşı kalktı, “Nasıl yani?” der gibi. Avucumu açtım ve yaramı ona gösterdim. “Sonra bunu çizdi.” Mercan bir kez daha soran gözlerle bakınca ekleme yaptım. “Mavi demek. Eski dilde.”
Tekrar karalamaya başladığında kaygıyla dudağımı kemirdim. “Sana kendime inandığım kadar inanıyorum. Yine de Kızıl Katil’in seninle konuşması tuhaf geldi.”
Devrimci Katili de bunu sormuştu. “Bence,” dedim uzun bir tereddüdün ardından. “Bizi merak etti. Ama Safir’ler gibi üstenci bir tavırla değil, aksine Lacivert’lerin yadırgayan bakışlarıyla.”
Mercan bir süre bakışlarını bana dikti, daha sonra iç çekerek not defterine yazdı. Beğenmemiş olacak ki karaladı, tekrar ve tekrar üzerini çizdi. Defterini almak için bir hamle yaptığımda göstermek için hevesli değildi. Kargacık burgacık bir yazıyla şunu yazmıştı: “Kardeşine mi benzettin?”
Beni asıl rahatsız eden karaladığı satırlardı. O Mavi değil.
Tabii ki Mavi değildi. Onun katil olduğunun da farkındaydım.
Gerginliğimi atmak için konuyu değiştirdim. “Irmak’la konuşur musun? Artık pencereme taş atıp durmasın.”
Mercan defterini bana doğru salladı. “Yazsam olur mu?”
Çiçekler için pet şişenin ağzını kesip bir vazo yaptım. Mercan onları baş ucuna koydu ve biraz daha kendisiyle kalıp kalamayacağımı sordu. Bütün vakte sahiptim, sonuçta ikimizin de yapacak daha iyi bir işi yoktu.
Doktoru elli yaşlarında, Gece Mavisi bir adamdı. Rutin kontrol için geldiğinde genel olarak durumunu sordum. Mercan’ın hayati tehlikesi yoktu ama ses telleri kesildiği için bir daha konuşamayacaktı. Suratındaki yara ise burada tedavi edilemezdi. Üniversite hastanesine götürülmesi gerekiyordu ve önünde uzun bir bekleme liste vardı. Yine de listeye yazılmasından zarar gelmezdi. O bunları söylerken yanındaki intörn kız umutsuzca kafa sallıyordu. Kapıdan çıkarken onları durdurdum. Özellikle Mercan dinlemesin diye kapıyı arkamdan kapatmıştım.
“Sizce listeye yazılması mantıklı mı?”
Doktor sıkıntıyla iç çekerek, “Ben yazılmazdım,” dedi. “Tedavi ücretini denkleştirseniz bile çağrılacağınızın garantisi yok. Yıllarca bekleyen hastalar biliyorum.”
Kaşlarımı çattım. “Durumu hayati olmadığı için mi?”
Tekrardan iç çekti. “Hayati olsa bile çağrılmanız düşük bir ihtimal. Üniversitenin kapasitesi sınırlı ve size sıra gelene kadar öncelik tanıdığımız hastalar var. Mavilere sıra gelmiyor bile denebilir.”
Suratıma tükürse daha çok incinirdim. “Siz de mavisiniz.” Cevaben dik dik baktıklarında itiraz ettim. “Irkçılık değil mi bu?”
İntörn doktor, içimi buz gibi eden bir gülümseme takındı. Safir olduğunu o zaman fark ettim.
“Kendi halkımıza öncelik tanımamız mı ırkçılık?” diye sordu, o kibarcık aksanıyla. “Hastane bizim hastanemiz. Tabii ki önce biz yararlanacağız. Teşekkür beklediğimizden değil de… Hocam size anlatmasa boş bir umutla bekleyecektiniz. Zaten bu yüzle yaşayabilir. Neden hala şikayet ediyorsunuz?”
Komutan’ın zamanında “Hepimiz Maviyiz! [2]” sloganı meşhurdu. Artık yerini bu söz almıştı: “Biz Kraliyet Mavisiyiz, Siz Piçsiniz!”
Öfkelensem de, “Pekala,” dedim tüm zehirli sözleri yutarak. “Teşekkürler.” Arkamı döndüm ve kapıyı açmadan önce yaşaran gözlerimi birkaç defa kırptım.
Mercan suratımın düştüğünü görünce neler olup bittiğini sordu. Yatağının ucuna oturdum ve kendime gelene kadar pencereden dışarı baktım. Bugün hava çok güzeldi, sıcağın yanında hafif bir esinti de vardı ve karahindibalar tepemizden uçuşuyordu.
Kapıya vurulduğunda yerimden hopladım. Müsait diye seslenmeme gerek kalmadan içeri uzun boylu, kara saçlı bir oğlanla güneş gözlüğü takan, kısa küt saçlı bir kız girdi. Beyaz güllerden, büyük bir buket yaptırmışlardı.
Mercan yattığı yerden kalktı ve oturur pozisyona geçti. Ona kim bunlar der gibi bir bakış attığımda ise sadece sessiz olmamı işaret etti. Güneş gözlüğü takan kız gözlüğünü çıkardı ve elini çabucak sağ gözünün üstüne koydu. Daha sonra hızlı bir hareketle göz bandını taktı.
“Yalnız olduğunu sanıyordum.” Kızın İkinci Bölge’nin yerel aksanıyla konuşması tüylerimi diken diken etmişti.
“Siz kimsiniz?” diye sorduğumda Mercan kolumu çekiştirdi. Ona not defterini ve kalemini uzattım. Mercan hızlı hızlı bir şeyler karaladıktan sonra sayfayı kopardı ve göz bandı takan kıza uzattı.
Kız okuduktan sonra kağıdı parçalara ayırdı. “Öyle olsun bakalım,” dedi imalı bir şekilde. “Arkadaşına güveniyor musun peki?”
Ben yokmuşum gibi konuşuyorlardı. Mercan kısa bir anlığına tereddüt etse de başıyla onayladı. O tereddüt anı karnıma bir yumruk gibi inmişti.
Kız didiklemeye devam etti. “Seni sorguladılar ama ona dokunmadılar. Yine de içinde hiç şüphe yok mu?”
Mercan not defterine davranmadı. Hayır da demedi. Tepkisizliği bana dokunsa da mevcut durumda onu suçlayamazdım.
“Kızıl Katil’le arkadaş mısınız?”
Bakışları bana değene kadar sorunun muhatabı olduğumu fark etmemiştim. “Herkes de bunu soruyor,” dedim bozularak. “Ne münasebet? Değiliz.”
“Başka kim soruyor?” Cevap vermediğimde bana doğru yaklaştı. Bileğimden nazikçe tutup avucumu çevirdi. Yara izime bakarken kaşlarını çatmıştı. Yine de sesine herhangi bir öfke yansımadı. “Sence neden canını bağışladı?”
“Belki…” Tereddüt ettim. “İkimiz de mavi olduğumuz için.”
Odanın bir köşesinde dikilen, kara saçlı oğlan, “Saf mısın sen?” diye çıkıştı. “Sizi sevse ülkesine ihanet eder miydi?”
“Niye? Ülkemizi Deniz Mavisi mi yönetiyor?” Kızıl Katil’i savunmaktan utansam da lafı çevirmedim. “Lacivert’lerle ortak bir değerimiz kalmadı. Farklı bayraklar altındayız. Ama nefretimiz harici ve dahili.”
Devrimci kız araya girdi. “Neyse konumuz bu değil. Seni sorularımızla bunalttıysak kusura bakma. Bu aralar kimin ne olduğu belli değil.”
“Benim belli,” dedim savunmaya geçerek. “İki yandan çekiştirip duruyorsunuz ama ben kendimi hiçbir yere ait görmüyorum. Rahatsız edilmek de istemiyorum.”
“Enteresan.” Alay eder gibi güldü. “Bütün bina yanıyor, ateşin ortasındasın ama tarafsız kalmayı tercih ediyorsun.”
Öfkeyle, “Sanki bir şey değişecek…” dedim. “Ne yaparsak yapalım her şey aynı kalacak. Bina yanmaya devam edecek, ta ki kül olana kadar. Siz kendinizi tatmin olmuş hissedeceksiniz diye kendimi mi öldüreyim?”
“Tam anlattıkları gibiymişsin.”
“Gücenmedim. Teşekkürler.”
Gitmeden önce devrimci kız Mercan’a doğru eğilip bir şeyler fısıldadı. Her ne dediyse Mercan’ın suratı değişti.
Odada ikimiz kalınca defteriyle koluma vurdu. Tam ne oluyor diyecekken yazdıklarını gözüme soktu: “Devrimci liderine nasıl davranıyorsun?”
Lider lafı çok absürt gelmişti. Alık alık, “Ne lideri?” diye sordum.
“Eylem Başkan,” diye yazdı ve ismini daire içine aldı.
“Hiç duymadım.”
Mercan açıkladı: “Bunlar demokrasi yanlısı bir grup. Sen duymamış olabilirsin ama siyahlar arasında popülerler.”
“Ve kızıllar arasında değil mi?”
Bana laf anlatmaktan bıkmıştı. Hırslı hırslı karaladı: “Devrimciler bizim düşmanımız değil.”
“Biliyorum,” dedim üstüne basa basa. “Ama dostumuz da değiller.”
Bana öyle soğuk bir bakış attı ki içim ürperdi. Yazdığı şeyi birden fazla kez okudum: “Yüzümü bu hale getireni sen mi cezalandıracaksın, onlar mı?”
***
[1] Safir ve Birinci Bölge kuzeyde yer aldığı için “kuzeyli” kavramı türemiştir.
[2] Komutan’ın başlattığı birleştirici bir hareket. Mavi Ülke’deki her vatandaşın (bölgesine ve ırkına bakılmaksızın) eşit olduğu anlamına gelir. İç savaştan sonra şu şekilde değiştirilmiştir: Biz Kraliyet Mavisiyiz, siz piçsiniz.
[…] 7. Bölümü Okumak İçin: link […]
her bölümde ırkçılığı iliklerime kdr hissediyorum…
mercanın son dediği…
siktir git deyip sonra yaptığı açıklama güldürdü glhhkgk
^^