Kızıl Gökler – 5. Bölüm

Biz işgalden önce de parçalanmadık mı? İşgal için nasıl bizi suçlarsınız? Biz birbirimizden nefret etmiyor muyuz? Bizimle aynı ismi taşımaktan utanmıyor musunuz? Oysa kanımız bir değil miydi? Neden önce bize saldırdınız? Dün komşunuzken bugün düşmanınız mı olduk? Sizi affetmemizi nasıl beklersiniz? 

Çay ocağında bizim dışımızda üç kişi daha vardı. Masada oturmak yerine köşede grup halinde sohbet ediyorlardı. Arada bize kaçamak bakışlar atmak dışında kendi hallerinde takılıyorlardı. Mercan ise karşımda oturmuş karton bardaktaki çaya art arda küp şeker atmakla meşguldü. Sabırla ne zaman bitecek diye bekledim. Şekerleri atmayı bitirdiğinde plastik kaşıkla uzun uzun karıştırdı. Oluşan girdaba büyülenmiş gibi bakıyordu.

Plastik sandalye sırtıma batınca rahatsızca kıpırdandım. Mercan ortalıkta ruh gibi dolaşıyordu. Gerginliği ve suskunluğu beni huzursuz ediyordu. Birkaç gündür böyleydi ve ne olduğunu asla söylemediği için aklıma hep en kötüsü geliyordu.

Avuç içlerim terlemişti. Oflayarak üstüme sildiğimde köşedeki grup bakışlarını bana doğru çevirdi. Belki de dedikodumuzu yapıyorlardı. Onlara dönüp “ne var?” diye çıkışabilirdim. Fakat sesimi bir oktav bile yükseltsem insan kaynakları, hukuk departmanı ve işyeri psikologu tepemde dikiliverirdi. On yıllık kıdemime aylar kalmışken bunu riske atamazdım. [1]  

Mercan benim kadar eski değildi. Yaşı küçüktü ama fütursuzca iş değiştirecek kadar değil. Kolumdaki saatten molamızın ne zaman biteceğini hesapladım. Az kalmıştı ama kaslarımı hala dinlendirememiştim. Mercan nihayet çayı dudaklarına götürdü. Üfledi, sonra bir yudum bile almadan masaya koydu. Onu izlemekten sıkılınca sebilden su almak için ayaklandım. Köşedeki grup daha fazla durmadı. Onlara doğru yaklaştığımda vebalıymışım gibi kaçıştırlar. 

Baş başa kaldığımızda sessizliği Mercan bozdu: “Meydandaki heykeli gördün mü?” Sesi o kadar alçaktı ki onu zar zor duymuştum.

“Yani…” dedim tedirgin bir şekilde. “Evet.”

Her yerde kameralar vardı. Sesi kaydetmeseler de görüntüyü kaydediyorlardı. Kalbimin atışını da belki… Sabit hatta konuşurken bile kelimelerimi özenle seçiyordum. Her an, her dakika. Ensemde siyah bir yetkili dikiliyormuş gibi.  

Bugün Mercan benden daha pimpirikli davranıyordu. Sevgi dolu ruh halinden eser yoktu. “Neyin var?” diye sordum fısıldayarak.

O ise korkunç bir şey söyleyecekmiş gibi duraksadı. “Hiç.”

Onu tutup kuvvetlice sarsmak istedim. “Neyin var?” diye tekrarladığımda sesimi alçaltmamı işaret etti. Genelde tam tersi olurdu.

Devrimci Katili buradaymış.”

“Allah canını almasın!” Rahat bir nefes aldım. Onu da rahatlatmak için güldüm. “Bence bir şey olmaz. Sana gelene kadar kaç kişi vardır sırada. Değil mi?”

Mercan’ın yüzü kireç gibi beyazdı. “Ama ortalık çok sessiz. Normalde paspasın altına not atarlardı. Günlerdir kimseden ses seda yok.”

Zihnim uğulduyordu. Aklımdan bin bir türlü düşünce geçti ama hiçbirini dışımdan söylemeye cesaret edemedim. “Bence bir şey yoktur.” Bu kez o kadar emin değildim. “Neden senin peşine düşsünler ki? Alt tarafı bir kuryesin.”

Canı daha çok sıkıldı. “Tam da bu sebepten düşmezler mi?”

Dilimin ucuna kadar gelen zehirli kelimeleri yuttum. Suratına karşı öfkeyle haykırmak istesem de şu saatten ne manası vardı?

Mercan’ı bir daha görememe düşüncesi kalbimi ağrıtıyordu.  “O gazeteleri yedirseydim sana keşke.”

İç geçirdi. “Mesele o değil. Sonumu zaten biliyordum.” Onun bu kabullenişi beni dehşete düşürmüştü. Suratı asıktı ama kendini güç bela da olsa gülümsemeye zorladı. “Sadece bir şey yapmak istedim. Herhangi bir şey. Karıncanın su taşıması gibi.”

“Sana bir şey olursa bizim hayatımız daha güzel olmayacak.”

Mercan bu kez sahiden gülümsedi. “Ölsem üzülür müsün?”

“Sanırım,” dedim duraksayarak. “İçten içe yasını tutarım. Ama soran olursa iyi olmuş haine derim.”

“Tam senlik hareket.”

“Ve devrimcilerden nefret ederim.”  

“Beni öldürenlerden değil de devrimcilerden mi nefret edersin?”

Tabii ki hiçbir şey söylemedim. Molamız bittiğinde soyunma odasına geçip üstümüzü değiştirdik. Şirket iş sağlığı ve güvenliği konusunda titiz davranıyordu. Fabrikanın çalışma alanında kurallara uyulmazsa gözünün yaşına bakmıyorlardı. İçerisi yaz kış demeden soğuktu ve klimalar asla kapatılmazdı. Terimi silmeyi unuttuğum için aniden değişen hava enseme vurmuştu. Yine de adımlarım her zamanki gibi robotikti. Yüksek tavanlı koridorlar birbirinin aynısıydı olduğundan koridorun sonundaki işaretler sayesinde yolumu bulabiliyordum. Hamur hazırlama ve fırınlama bölümünü geçerken yoğun kek kokusu midemi bulandırdı. Vanilya, kakao, biraz da yanık şeker… Makine seslerinin gürültüsünden kulağım uğulduyordu.

Bölümler arası geçiş yaptığımız da olurdu ama genelde soğuma ve paketleme bölümündeydim. Çoğu işi makineler hallediyordu. Bizim yaptığımız daha çok insan müdahalesiydi. Şirketin beş çeşit ürünü vardı ve özel günlerde sadece paketini değiştirmekle ya da ekstradan oyuncak eklemekle yetiniyorlardı. Başka bir çeşit çıkarttıklarını hiç görmemiştim. Kekleri sınıflandırmak ve kolilere yerleştirmek gibi işlerde düşünmeden hareket ediyordum. Hatalı paketler ise ara sıra gözümden kaçıyordu. Etiket kontrol etmek gibi işlerde ise kafamı tamamen işe vermem gerekiyordu. Monoton hareket etmeye alışınca vardiyalarda ne yaptığımı bile doğru düzgün hatırlayamaz olmuştum. Ellerim fabrikaya zimmetli makinelerin bir uzantısı gibiydi.

Mercan’la akşam vardiyasına kalmıştık. Mesaimiz on gibi bitecekti. Kolumdaki saate baktım ve hala iki saat kaldığını görünce sıkıntıyla iç çektim. Devrimci Katili’nin nasıl gözüktüğüne dair fikrim olmasa da gözlerine bakınca anlayacağımı sanıyordum. Gazetelerde ve gıyabında yapılan röportajlarda korkunç gözlerinden söz ediyorlardı. Belki yalnızca spekülasyondu. Onu korkunç yapan başka şeylerdi muhakkak.

Yanımıza geçen her işçide kalbim tekliyordu. Kapılar açılıp kapanıyordu. Fabrikadaki telaş hali olağandı ama bugün her şey farklı olacaktı sanki. Ne var ki vardiyamız bitti ve bizi çağırmaya kimse gelmedi. İşe giderken yolumuzu kesmediler. Uyuduktan sonra tatlı düşlerimi bozmaya kimse cüret edemedi.

Gece vardiyasının üstüne ertesi sabah işe gittiğimde fiziksel yorgunluk yeterince dengemi bozmuştu. Başka hiçbir şeyi düşünecek halde değildim. Üstüne üstlük, Mercan’ın izin günü olduğundan mola saatlerimi yalnız geçirmek zorunda kalmıştım. Fabrikada herkes kendince sebeplerden benden uzak duruyordu. Yöneticiler ise direkt muhatap olmuyordu.

Mesai bittiğinde kendimi neşelendirmek için marketten et aldım. Kıyma ya da yağlı et değil. Tek parça, dana biftek. Tavaya tereyağı atıp siyah haline gelene kadar pişirdim. Belki biraz yöreseldi. Et iyice pişmeden ağzıma sürmezdim. Yanında da taze beyaz bir ekmekle mis gibi bir akşam yemeği olmuştu. 

Rutinime geri dönmek üzereyken akşamüstü kapı çaldı. Yüreğim sıkışsa da kendimde oturma odasından kalkıp kapıyı açacak cesareti bulabildim. Karşımda Safir aksanlı garson kız duruyordu. Bir şey diyecek oldum ama aslında diyecek hiçbir sözüm yoktu. Kız kimliğini çıkardı ve ardından kendini tanıttı: Kızıl Katil.

Geri çekildim ve onu içeri davet ettim. Kız ayakkabılarını çıkardığında terlik bile verdim. Açıkçası Kızıl Katil’i kafamda daha farklı hayal etmiştim. Bir doksan boylarında, kelli felli bir adam olabilirdi. Mavi uyruklu olması dışında kafamdaki imaja hiç uymuyordu. Devrimci Katili yerine onun gelmesi beni hiç mi hiç rahatlatmamıştı.

Kızın sakin kişiliği herkese karşı takındığı bir kibarlıktı. Buz mavisi gözleri ise donuktu. Suratına yayılan tebessüm tüylerimi diken diken ediyordu. Üzerindeki kıyafetler oldukça sıradan olsa da bu havada uzun kollu giyebilmesine hayret ediyordum. Azıcık sıcakta kalsam vücuduma afakanlar basardı. O ise terlemiyordu bile.

Birden içeri soğuk bir rüzgâr esti. Misafirim oturma odasına doğru yürürken antreden onu izliyordum. Biraz önceki cesaretim tuzla buz olmuştu. Nefes almak için bile fazladan çaba sarf etmek zorunda kaldım. Terleyen avuç içlerimi defalarca üstüme silsem de şu an beni hiçbir şeyin rahatlatmayacağından emindim. Yine de delirmedim ya da dizlerimin üstüne çöküp ondan af dilemedim.

Kız yavaş adımlarla kütüphaneme doğru ilerledi. Öyle fazla kitabım yoktu. Boş kalan kısımları süs eşyaları ve aile fotoğraflarıyla doldurmuştum. Kız önce çirkin sayılabilecek süs eşyalarına baktı. Kırmızı mumu eline alıp evirip çevirdi. Sonra aile fotoğraflarımızdan birini aldı. Usulca yanına yaklaştım. Fotoğrafta babam ve kız kardeşim vardı.

Kız başını çevirip bana baktı. Kardeşimden bahsederse ona ne cevap vereceğimden emin değildim. Mavi hakkında konuşurken hep biraz sivri dilliydim. Bir şey söyleyecek gibi oldu ama sonra vazgeçmiş olacak ki fotoğrafı geri yerine koydu. Tam olarak aldığı yere. Yamuk kalmaması için eliyle de düzeltti. Ona hayretle bakıyordum.

Kitaplara uzun uzun baktıktan sonra nihayet sessizliği bozdu. “Bu kitapları marketteki ucuzluk sepetinden mi seçtin?”

“Evet. Birkaç tane aldım ama hiçbirini gerçekten okumadım.”

“Neden?”

“Kötüler çünkü.”    

Parmağıyla kütüphaneden bir kitap seçti. “Bu değil ama.”

Derin bir nefes alarak kendimi sakinleştirmeye çalıştım. “Babamın en sevdiği şiir kitabıydı. Atmaya kıyamadım. Eğer bu yüzden beni cezalandıracaksan…”

Gülümsemesi genişledi. “Ne kadar romantiksin!” Kitabı açtı ve rastgele sayfaları çevirdikten sonra bir şiirde durdu. Parmağıyla işaret ettiği satırları yumuşak bir tonda okumaya başladı.

Savaştan da kırandan da olsa… Veremle de sıtmayla da gelse… Lacivert bir çıngıraktır ölüm. [2]

Şiiri bu kadar içselleştirmesi garibime gitmişti. Kız kitabın kapağını kapattı ve aldığı rafa geri koydu. Tavrı bugüne kadar karşılaştığım tüm Safir’ler gibi monotondu.

Derken samimi bir tavırla, “Sigara içsem sorun olur mu?” diye sordu.

“Tabii,” dedim afallayarak. “Mutfakta içebilirsin.”

Onu yönlendirdiğimde uysal bir tavırla arkamdan geldi. Mutfak kapısını kapattım ve pencereleri sonuna kadar açtım. Küllük bulamayınca çay tabağı çıkardım. Herhangi bir misafirdi sanki. Üstüme bir rehavet çökmüştü.

Sigarasını yakarken, “Çay da demler misin?” diye ricada bulundu. Hay hay dercesine başını salladım ve özel bir gün için sakladığım bergamotlu çayı çıkardım. Babamdan sonra ilk defa mutfak sigara kokuyordu. Suyun buharı yüzüme çarptığında bu kadar çabuk kaynamasına hayret ettim.

Ellerim titriyordu. Çaydanlığı kaldırırken devireceğimi sandım. Kız bana bakmıyordu ya da baktığını fark etmeyecek kadar aptallaşmıştım. Çayın yanına çekirdek çıkardım. Kız misafirperverliğimden hoşnuttu. Memnun bir şekilde çayını içti. Çitlediği çekirdekleri koymak için kumaş mendilini mutfak masasına serdi. Başkasının evine gösterdiği saygı zoraki bir kibarlıktan fazlasıydı.

Çok gergindim. Bardağı tutmaktan parmaklarım yanıyordu. İşkence gibi bir sessizliğin sonunda kelimeler ağzımdan bir anda döküldü: “Neden onların tarafındasın?”

Önce duraksadı. “Çünkü nefret ediyorum bu ülkeden.” Sonra gülümseyerek, “Ama tekrar doğsam yine mavi olmak isterdim,” diye ekledi.

Beni elleriyle boğmuyordu ama bu bakışı başka bir şeye yoramazdım. Gözlerini benden ayırmadan sigarasını söndürdü.  “Sense tam aksine… Küçük dünyanla gurur duyuyorsun.”  

Öfkelendim. “Gurur duymak için hain olmak lazım. Ben sadece küçük dünyamda nefes almaya çalışıyorum.”

“Bize rağmen.” Sessiz kaldığımda suratındaki ifade değişti. “Kardeşinin adı maviydi değil mi?”

Soğumuş çaydan bir yudum aldım. “Geçen sene vefat etti.”

“Başın sağ olsun,” dedikten sonra kısa bir anlığına beni süzdü. “Bu hayatta en çok sevdiğin kişi o mu?”

Tekrardan elim çay bardağına gitti. Ne var ki dibini bile içmiştim. “Hiç sevmezdik birbirimizi.”

 Tabii bu cevap ona yeterli gelmedi. “Nasıl biriydi?”

“Muhalifti işte,” dedim tersleyerek. “Bir gün kapıyı çarpıp gitti. Ne halt etti bilmiyorum. Cenazesinde herkes çok ağladı. En uzak akrabalarımız bile arkasından gözyaşı döktü. Bense öylece dikildim. Çünkü hissettiğim şey daha başkaydı. Senin gibi biri bunu anlayamaz.”

“Yine de dene bakalım.” 

“Bir insan öldüğünde, yalnızca o kişi ölmüş olmuyor. Onunla birlikte tüm sevdikleri ölüyor.”

Bakışları koyulaştı. “Ölü gibi durmuyorsun pek.”

“Çünkü içimi görmüyorsun.” Bu kez ben sordum. “Adın ne peki?”

Bir sigara daha yaktı. “Ne önemi var?” dedi üflerken. “Kızılım ve katilim.”  

“Ve mavisin.”

Sol bileğindeki dövmeye gözüm takıldı. Eski alfabeden [3]bir semboldü. Bakışlarımız buluştuğunda hemen bileğini örttü. “Dövme yaptırmak serbest mi?” diye sorduğumda artık konuşmak için o kadar hevesli değildi.

“Bizde her şey serbest.”

“Yine de ifşa olabilirsin. Neden yaptırdın?”

“Unutmamak için.”

Üsteledim. “Neyi unutmamak için?”

Cevap vermedi ama bakışlarını benden ayırmadı da. İçimdeki huzursuzluk büyüyünce sormak zorunda kaldım: “Beni öldürecek misin?”

Arkasına yaslandı. “Öyle bir niyetim yok.”

“O zaman neden geldin?”

“Senden bir isim almak için.”

Hemen itiraz ettim. “Ben kimseyi satmam.”

Yüzünü buruşturdu. “Suçluluk duymana gerek yok. 12 Haziran’da kimin ne yaptığını gayet iyi biliyoruz. Sadece bir isim zikredeceksin. Ben de seni rahat bırakacağım.”

“Madem biliyorsun söylememe ne gerek var?”

Parmağını bana doğru salladı. “Tarafın belli olsun diye.”

“Sizin tarafınızda değilim ben.”

“Ama muhalif de değilsin.”

Gözlerim dolmuştu ve şu an için yalvarmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu. “Lütfen onu canını bağışla! Zaten aptalca bir hevesle bu işlere girdi. Saldırıyla alakası yok.”

“Yanındaki kıvırcıktan bahsediyorsun sanırım. Ne yazık ki burası benim görev alanım değil. Arkadaşınla ilgili nihai kararı ben veremem.” Bir müddet beni süzdü. “Belki kendini diğer tarafa çekmen daha doğru olur. En azından haksız yere ölmezsin.”

“Devrimcilere mi katılayım?” diye sordum şaşkınlıkla.

 “Deniz Mavisi neden dünyanın en mutlu yeridir, biliyor musun?” Sesi düz ve aksansızdı. Bizden biri gibi. Oturduğu yerden kalkarak başımda dikildi. “Çünkü kendisine verilenle yetinmeyi bilir. Ve efendisinin ekmeğine el uzatmaz.”

Ne demekti bu şimdi?

Saçımdan tuttuğunda masa ve sandalyenin arasında kalmıştım. Alnımı mutfak masasına çarptıktan sonra kafamı geri çekti. Elleri saçlarıma dolanmıştı. Henüz bitmemiş sigarasını aldı. Ne yapacağını hiç anlamamıştım. Yanan sigarayı gözüme doğru yaklaştığında korkudan felç geçirdim.

“Ne itaat etmeyi ne de isyan etmeyi becerebiliyorsun. Bence biraz motive edilmeye ihtiyacın var.”

Nefesim boğazımda tıkanmıştı. “Gözüm olmaz!” dedim telaşla. “Malul olursam… İşten atılırım!”

Sigaranın külü üstüme döküldü. Kızıl Katil şaşkınlıktan eyleme geçememişti. “Nasıl yani?”

“On yılı tamamlamama şu kadarcık kaldı. Beni şimdi sakatlarsan tüm emeğim boşa gider. Anlamıyorsun… Her şeye en baştan başlarım.”

Geri çekildiğinde suratındaki kibar gülümsemesi solmuştu. “Ee?”

Yalvarmaktan başka çarem yoktu. “En baştan başlarsam on yılı tamamlamak için otuz dördüme kadar aynı işte çalışmam gerekecek. Deniz Mavisi’nde çalışma yaşı çok düşük. Otuzdan sonra eften püften sebeplerle işten çıkartıyorlar.”

“Onun için mi sürekli çocuk yapıyorsunuz?”

Suratım kıpkırmızı oldu. Halkımı savunmak istiyordum ama bu leş gibi düzenin savunulacak bir tarafı yoktu. “İçinde biraz merhamet varsa tek seferde öldürürsün beni. Parça parça değil.” 

“Yazık sana.”

“Yazık bize.”

Ayağa kalkmamı işaret ettiğinde sorgulamadan dediğini yaptım. Mutfaktaki çekmeceleri karıştırırken onu izliyordum. En sonunda çatal bıçak çekmecesinde küçük bir meyve bıçağı buldu. Beni onunla mı öldürecekti? Kendimi buna hazırlasam da kalbim duracak gibi oldu.

“Bir elini uzat.”  

Sağ elimi uzattığımda bana emin misin der gibi bir bakış attı. Hemen değiştirdim ve ona sol elimi uzattım. Her ne kadar elimi düz tutmaya çalışsam da havada asılı kalan kolum titremeye devam etti.

Kızın boyu benden kısaydı ve öyle yapılı bir vücudu da yoktu. Tüm gün çalışmaktan kollarım güçlenmişti. Mahalle kavgasında olsaydık onu indirebilirdim. Ama birini öldürmek? Bunu düşünmek bile günahtı bana.

Kız bileğimden tutarak avucumu çevirdi. Elindeki bıçak basit bir şeydi ve bileğimden başlayarak etimi kesse bile kemiğe ulaşamazdı. Bunu kendisinin de biliyor olması gerekirdi. Bıçakla avucuma hayali çizgiler oluşturdu. Tüm odağı çizeceği şekildeydi.  

Etimi kesmeden önce derin bir nefes alıp sakinleşmem için bana zaman tanıdı. Acı katlanılabilir seviyede olduğundan dişlerimi sıksam da bağırmadım. Kan parmaklarımın arasından geçip zemine damladı. 

Bitirdiğinde havlu peçeteyi avucuma bastırdı. Kan akışı kesilene kadar sessizce durduk. Avucumu açtığımda oluşturduğu şekil eski alfabeden bir sembole benziyordu. “Mavi,” diye açıkladı gururla. “Bu hayatta en çok değer verdiğin şey.”

Dövmesini hatırladım. “Seninki peki?”

“Ona yakın.” Tekrardan konuşmama fırsat vermeden elini omzuma koydu. “Misafirperverliğin için teşekkürler. Seninle bir daha asla görüşmeyeceğiz. O yüzden sonsuza dek elveda.”

Kapıdan çıkarken ona eşlik ettim. Bahçe kapısına kadar geldiğimizde gülümsedi ve tekrardan her şey için teşekkür etti. Orada durdum ama kendimi onu izlemekten alıkoyamadım. Kız sokağın yukarısına doğru yürüdü. Ancak gözden kaybolduğunda avucumdaki sızıyı anımsadım.

Bıraktığı ize bakarken kardeşimi mi yoksa halkımı mı kastettiğini merak ediyordum.  Hayatta en çok sevdiğim şey hali hazırda kaybettiğim bir şeyse bunu hatırlamanın manası olmazdı değil mi?

***

O gece huzursuz düşlerimden uyandım. Terden sırılsıklam olmuştum. Üstümde basit bir tişörtten başka bir şey olmadığından altıma hızlıca şort geçirdim. Saat gecenin ikisiydi ve bu saatte ne için geldiklerini tahmin edebiliyordum. Kızıl Katil ilgilenmese de devrimcilerin çoğu ifşa olmuştu belli ki. Işığı açmadan pencereden dışarıya baktım. Birkaç evin ışıkları hala açıktı. Mercan’ın eviyse buradan gözükmüyordu.

Sesler artınca sakinleşmek için bir nefes aldım. Avucum hala acıyordu ama kan akışı durmuştu.  Kapıyı açtığımda kolumdan tutup beni yaka paça alacaklarını sanıyordum. Ama hayır. Onun yerine sade giyimli kız ve erkek karşımda dikildi. Kız annemin memleketindendi. Oğlanın ise daha şehirli bir aksanı vardı.  

İsmimi teyit ettikten sonra kimliğimi yanıma almamı tembihlediler. İçeri girince son kez kütüphanedeki fotoğrafa bakacak zamanım oldu. Mavi’nin ve babamın… Annemse çok önceden vefat etmişti. Araca binerken boğazım o kadar kurumuştu ki su içmediğime pişman oldum.

Sarı mahallede apolitik kalmak bu kadardı işte. İhbarcı diye yaftalayanlar beni kahraman diye alkışlamayacaklardı. Kesin olan bir şey varsa o da iki tarafın antipatisini kazandığımdı. Kızıl Katil’in akşamki ziyareti tesadüf değildi. Avucumdaki yara da kim olduğumu hatırlatmak içindi.

Yol ne uzun ne de kısaydı. Meydan’a yaklaştığımızı hissetsem de tam olarak konumumu saptayamamıştım. Girdiğimiz beyaz mahalleler birbirlerine çok benziyordu ve zenginlerin yaşadığı mahallelere daha önce yolum düşmemişti. Kraliyet Mavisi bayraklarına bakarken iki bölgenin bu kadar ayrı muamele görmesine kuruldukça kuruluyordum.

Deniz Mavisi’nde çocukların siyah ailelere satılması çok yaygındı. Onlara besleme diye seslenirlerdi ve bazen de gelin olarak alırlardı. Anneannem de o beslemelerden biriydi. Çocuk yaşta Üçüncü Bölge’ye satılmış ve annemi doğurana kadar eziyet çekmişti. Çocukken onun ailesine yazdığı mektupları gözyaşları içinde okurdum. Biraz daha büyüdüğümde bu mektupların hiçbir yere gönderilmediğini öğrendim. Annem buraya taşınırken yanında getirmişti. Siyah tarafı daha baskın olduğu için onunla aramızda hep mesafe vardı. Babamla birbirimizi anlıyorduk. Mavi’yse hiçbirimizi anlamıyordu ve bu kadar aciz olduğumuz için bizi hor görüyordu. Ona anneannemin adını vermek büyük hataydı. Çünkü anneannemin adı da öyle sevgiyle konulmamıştı. Herhalde babası aklına gelen ilk ismi koymuştu.

İndikten sonra beni içeri sürüklediler. Bina dışarıdan terk edilmiş gözüküyordu ve sarımtırak rengi dışında diğer binalara benziyordu. Alt kata indik, sonra daha da altına… Sanırım eski bir binayı soruşturma için kullanıyorlardı. En aşağıda kazan dairesine benzer bir kapıdan içeri girdik. İçerisi hücreler halinde bölünmüştü ve demir kapının üstüne numaralar yazıyordu. İşkence odalarıydı bunlar.

Fakat beni onlardan birine sokmadılar. Devam ettik ve geçtiğim kapıda bu kez yalnızca birbirine yapışık hücreler vardı. Kirli beyaz duvar ve onu bölen demirliklerden oluşuyordu. Sağda ve solda üç tane hücre saydım. Demirlikler boş odaya sonradan eklenmişti. Burası terk edilmiş bir binaydı.

En soldaki kapı ağzına yakın olan hücreye kapatıldım. Gittiklerinde bir süre iç sesimle baş başa kaldım. İçerinin terk edilmişliği yüreğimi ağzıma getirmişti. Ama çığlık sesini duyduğumda… Duvarlar ne kadar inceydi? Kalktım ve sol tarafımdaki duvara dokundum. Bir kıza aitti. Hiç durmadan çığlık atıyordu ve elimde kulaklarımı kapatsam da sesini bastıramıyordum. Zihnimin içinde tanıdığım kişilerin –en çok da kardeşimin- sesleri yankılanıyordu.

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama kızın sesi giderek boğuklaştı. Çatallaşmış sesiyle yardım için bağırırken vücudum taş kesilmişti. Başka sesler de vardı. Makine sesi gibi… Midem bulanınca kusmama engel olamadım. Tekrar ve tekrar öğürdüm. 

Ellerimi yumruk yaptığım için yeni açılan yaralarım sızlıyordu. Hayatta sahip olduğum her şeye küfretmek istedim. En çok da kendi acizliğime… Birazdan benim için de geleceklerdi. Ağzımdaki kusmuk tadıyla yere uzandım ve dizlerimi karnıma kadar çektim. Bu hayatta en çok sevdiğin şey… Fazla iddialı bir laf değil miydi? İnandığım her şeyi aç kalmamak uğruna çöpe atacak kadar hain olamaz mıydım? 

Bir ara gözlerim kapandı. Belki saatler geçmişti. Belki de az öncesiydi. Dudaklarım kupkuruydu ve ağzımda çürümüş bir tat vardı. Gözlerimi güçlükle araladığımda demirliklerin diğer tarafındaki kız, huzursuz düşlerimden uyandırdı beni. Önlüğüne ve kısmen kan sıçramış yüzüne baktım. Açık kahve gözleri kızılca bir zalimlikle süzüyordu beni. Onun gözünde üstüne basmaktan imtina ettiği fare leşinden farksızdım.

Elindeki anahtarla demirliğe vurduğunda irkildim. İki elimle yerden destek alarak kalkmaya çalışsam da dizlerim titrediği için yere düştüm. Dizlerimin üstünde kalınca daha fazla hareket etmedim. İçerisi fazla sessizdi ve nefes alışverişlerim duyuluyordu.

Bir süre birbirimize baktık. Giydiği önlükle bir kasaba benziyordu. Üstünde beyaz bir gömlekle kahverengi bir kumaş pantolon vardı. Soruşturma anlık gelişmişti belli ki. Gömleğinin yakası ıslanmıştı.

Lastik eldivenlerinden damlayan kan beyaz zemine damlıyordu. Kan kokusu ise dayanılacak gibi değildi. “İyi bir uyku çektin mi?” diye sordu. “Sadece birkaç saat oldu.”

Devrimci Katili.

Siyah lehçelerden birini konuşuyordu. Ondan başkası olamazdı. Suratına şaşkın şaşkın bakınca mavi diline geçti. “Dilimizi bildiğini düşünmüştüm.” Cevap vermemi beklemeden devam etti. “Hakkında iyi konuşmadılar. Neden sence?”

 “Ben…” Elindeki anahtarla tak tak demirlere vurdu.

“Seni soruşturmayacağım. Sadece yanlış kişilerle arkadaş olmuşsun. Gelecekte daha çok dikkat edersin.”

Anahtarı kilide taktı ve hücremin kapısını açtı. “Bu kadar mı?” diye sordum aptallaşarak. Hareket etmediğimde eliyle çıkmamı işaret etti.

Tüm gücümle yerden kalktım ve üstüme yapışan gerginliği atmak için kendimi cimcikledim. Birazdan eve gidecektim ve gece terörü sona erecekti.

Gözlerim yaşardığında donuk gözlerle beni süzdü. “Kızıl Katil sevmiş seni. Onu tavlamak için ne yaptın?”

“Hiçbir şey.”

“Sadece sohbet mi ettiniz?”

Boğazım kurumuştu. “Evet.”

“Ne konuştunuz?”

“Havadan sudan.” Kaçamak cevabıma sinirlenir gibi olduğunda hemen ekleme yaptım. “Yani… İki mavinin konuşacağı türden şeylerdi. Özel bir şey konuşmadık. Yemin ederim.”

“Sakin ol,” dedi mümkünmüş gibi. “Seni sorguya çekmiyorum. Gitmekte özgürsün.”     

Kapı gürültüyle açıldığında içim buz kesti. Hem de terden sırılsıklam olmuşken. Yukarı kata çıkmak için birbiri ardına dizilmiş işkence odalarının yanından geçmemiz gerekecekti. Yan odadaki kızı görecek miydim? Binadaki sessizlik beni tedirgin ediyordu.

Bitişiğimdeki kız saatlerdir işkence görürken uykusuzluğa ve yorgunluğa esir düşmüştüm. Birdenbire hiç tanımadığım birinin bakışları altında ezildim. Kollarımı birbirine kavuşturdum ve soğuk bir kış gibi ürperdim. Adımlarım yarı açık kapıya yöneldiğinde birinin beni durduracağını sandım. Fakat kimse durdurmaya yeltenmedi.

Sandalyede oturan kızı görmem tüm bunların gerçek olduğunu suratıma çarpmıştı. Adımlarım odaya doğru yöneldi. Vücudum zangır zangır titrese de kendime engel olamadım. Devrimci Katili bana seslenmedi. Aksine sanki içeri girmemi bekliyordu. 

O kişi ben de olabilirdim. Kollarımı, bacaklarımı kırabilirlerdi. O kişi ben olsaydım… İyi ki değildim.  

Kafamın içindeki sesi susturdum. Sandalyede oturan kızın başı masaya düşmüştü. Havadaki güçlü kan kokusunu bastırmak için elimle ağzımı kapattım. Kıvırcık saçları yüzünü kapatsa da kim olduğunu anlayabilmiştim.

Mercan. Sabaha kadar bana onun çığlıklarını mı dinletmişlerdi?

Ona doğru yaklaştım. Yüzü tanınmayacak haldeydi fakat göz kapakları belli belirsiz hareket ediyordu. Bayılmamış olması daha kötü değil miydi? Bana seslenmeye çalıştığında sesi derinlere gömüldü.

Gırtlağındaki yarayı görünce dehşetle geri çekildim. Ses tellerini kesmişlerdi! Suratındaki derinin bir kısmı yüzülmüştü ve derisinin altındaki kaslı doku kanıyordu. Onu kesip parçalamışlardı. Yine de hayattaydı! Mercan elini kaldırmaya çalıştı ama kolu öyle hızlı düştü ki onu tutmak zorunda kaldım. Tanıdığım birine, bir insana değil de, bir şeye dokunuyordum sanki. Mercan’ı fırlatıp atmamak için kendimle savaş verdim.

Üçüncü Bölge aksanı olan kızıl bana doğru yaklaştı. Sakin bir tavırla arkadaşımı hastaneye götürecekleri konusunda garanti verdi. Benimle dalga geçtiğinin farkındaydım ve elimden hiçbir şey gelmediği için bu lafları yutmak zorunda kaldım.  

Devrimci Katili tüm bu zaman boyunca beni izliyordu. Odadan çıktığımda ona doğru birkaç adım attım. “Neden?” diye sordum kupkuru bir sesle. “O sadece maşaydı. Sen de çok iyi biliyorsun.”

Cesaretimden etkilenmiş gibiydi. “İfşa olduysa elimizden ne gelir?”

“Ama sonuçta maşaydı!” diye bağırdım.

Suratı gerildi ama öfkesini çabucak bastırdı. Diğerleri sadece izliyordu ve sanırım onlar da ne yapacağını merak ediyorlardı. Devrimci Katili tekrardan beni götürmelerini emretti. Fakat sesi daha sertti. İskeletsiz bir et çuvalı gibi kendimi yere bıraktım. Üçüncü Bölge aksanlı kız kolumdan tutarak sürüklemek zorunda kaldı.   

Saatlerdir… Mercan acı çekiyordu ve ben onun bir duvar ötesinde olan bitene kayıtsız kalmıştım. Yeterince yakın olsaydım bile o kızıla hiçbir şey yapamazdım. Korktuğumdan değil. Yapamazdım işte.

Akşam karanlığına çıkınca havanın beni boğduğunu fark ettim. Dişlerimi sıkmaktan çenem kasılmıştı. Bu kadar aciz ve zavallı olmaya ne zaman alışmıştık?

Araca benimle birlikte binen kızıl daha çocuk denecek yaştaydı. Yol boyunca başını pencereye çevirip elindeki peçeteyi parçaladı. Gözle görülür şekilde sarsılmıştı.

“Beni neden soruşturmadınız?”

“Sanırım,” dedi bana bakmadan. “Gözdağı vermek istedi.”  


[1] Deniz Mavisi’nde “iş güvencesinden” yararlanmak için on senelik kıdem gerekir. Detaylı bilgi için Deniz Mavisi İş Kanunu. 

[2] Ortadoğu IV Cemal Süreya

[3] Safir’ler eski dil demezler. Onun yerine Safir dili demeyi tercih ederler. Bazen edebiyat dili de denir.

***

6. Bölümü Okumak İçin: link

4 Comments

  1. Gerçekten dark bir bölümdü. Kızıl katilin olduğu sahnedeki o ani yükseliş ve iniş beni benden aldı. Muazzamdı cidden. Muhteşem bir gerilimi vardı. Bravo!

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir