Kızıl Gökler – 3. Bölüm

Sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinden beri günde üç defa televizyondan yayın yaptılar. Her ihtimale karşı televizyonun sesini sonuna kadar açtım. Görevliler kapıma geldiğinde haberlerin açık olması işime geliyordu. Olayla ilgili görüşlerimi sorduklarında fazla detaya inmeden, öylesine bir şeyler geveledim. Zaten ne dediğimin bir önemi yoktu. Sadece rahat bırakılmak istiyordum.

Rahat bırakılmak… Ne büyük nimetti! Dünyanın geri kalanı mutlu ülkelerinde rahat bırakılmışken bizden sürekli bir şeyler yapmamızı bekliyorlardı.

Mavi olmak rezil bir şeydi. Hani böyle aşağılık bir şey… Deniz Mavisi olmaksa hepsinden daha aşağılıktı. Yine de karşı çıkacak kadar gücenmemiştim.

Son birkaç gündür başımı yastığa her koyduğumda kardeşim tepemde dikiyordu. Yargılayıcı bakışlarıyla mavi olmaktan hicap duyduğunu haykırıyordu. Uykum kaçtığı için düşünüyordum, düşündükçe daha çok uykum kaçıyordu. Hiçbir zaman eliyle dur işareti yapan bir savaş kahramanı olmayacaktım. Muhalifleri gizliden bile olsa alkışlamayacaktım. Belki siyahlar için ülke gündemini takip etmemek normaldi. Ya da herhangi bir siyasi görüşünün olmaması… Ama bizim için büyük ayıptı.  

Geçen akşam bir rüya gördüm. Rüyamda maaş olarak bozuk parayla ödeme yapıyorlardı. Tek laf etmeden bana uzattıkları torbayı alıyordum. Ne var ki hiçbir market madeni paraları kabul etmiyordu. En sonunda açlıktan bozuk paraları yemeye karar veriyordum. Anlatınca saçma sapan geliyordu ama uyanınca buzdolabına koşup ağzıma ne varsa tıkmıştım. Aç olmadığıma ikna olana kadar yemiş, kustuktan sonra bile, hatta daha büyük bir iştahla yemeye devam etmiştim.

Sokağa çıkma yasağı cumartesi günü saat ikiye doğru kalktı. Ben de diğer herkes gibi kendimi dışarı attım. Yüzüme bolca güneş kremi sürsem de her halükarda alnım ve yanaklarım domates gibi kızaracaktı. Saç ayrımıma da biraz sürdüm ama asıl önlemim ince beyaz bir gömlekle başımın çevresini bağlamaktı. Şapkayı da gölge düşsün diye taktım. Gülünç görünüyor olabilirdim ama yasak sürecinde dışarıda gezdiğimi düşünmelerinden iyiydi.

Mercan’la otobüs durağında karşılaştık. Üstüme atladığında ben de karşılık olarak ona sıkıca sarıldım. İçmeye gitmek hafta sonu geleneğimizdi ve hiçbir siyasi karışıklık bu rutinimizi bozamazdı. Zihnimiz buğulu, sokaklarda aylak aylak dolaşırken kuş gibi hafifliyorduk.

Otobüs tıklım tıklım olduğu için kendimi demirliklerin arasına sıkıştırdım. Mercan da önümdeki demirliklerden birine tutundu. Güneş bizim tarafa vurmadığı için fena bir yer değildi. Mercan şortunun cebine soktuğu keklerden birini bana uzattı. Yarısını koparıp ağzıma attım. Tatsız tuzsuz, iğrenç bir şeydi.“Ne bu be?” dedim tiksinerek.

Mercan kalan parçasını ağzına atıp uzun uzun çiğnedi. “Hatalı üretim bunlar. Çöpe gideceği için stok yapmıştım.” Bir paket daha açtı. “Buzdolabı tamtakır. Biz de bunlara saldırdık mecburen.”

Boş bulunup, “Kaç kişiydiniz ki?” diye sordum.

“Alabildiğince diyeyim sen anla.” Otobüstekiler bize kulak kabartınca (ya da benim hüsnü kuruntumdu) sesimi kestim.

Hükümet tedbirleri arttırmıştı. Meydan’a gidene kadar adım başı önümüzü kesip kimlik sordular. Fazla didikliyorlardı ve bazen o kadar bunalıyordum ki bezirgânlara bir çift laf edesim geliyordu.

Merkez’deki caddelerin tamamı heykelin olduğu meydana çıkıyordu. Bu açıdan şehrin krokisini güneş saatine benzetmek daha doğru olurdu. Tam merkezine hayat ağacı konumlanmıştı. Saat on ikide güneş tepesinden yansıyordu. 

Huzur ve sükûnet ortamı çabucak sağlanmıştı. Deniz Mavisi’nin şaşırtan yanı da buydu işte. Felaketler sümen altı edilirdi çünkü ne denli büyük bir felaket olursa olsun memleketimin insanı hayatına devam etmek zorundaydı.

Heykeli baz alırsak, pub saat on yönüne bakıyordu. Kraliyet Mavisi adı markalaşamadığı için sahibi adını Çivit Mavisi koymuştu. İşlek bir mekândı ve her türden insan gelip gittiği için ihtiyatlı davranmakta fayda vardı.   

Pub’ın sahibi orta yaşlı, tıknazca bir adamdı. Geviş getire getire konuşunca Gece Mavisi[1] olduğu anlaşılmıyor sanıyordu. Uğradığımız ırkçılık haddi hesabı yoktu. Her defasında sövsem de fiyatları ucuz olduğundan soluğu burada alıyordum. Sarı mahallelerdeki pub’larda içine ne karıştırıyorlarsa biranın tadı bile bir garipti. 

Pub’ta klasik hafta sonu yoğunluğu vardı. Boş masa bulamadığımız için bar tarafına geçtik. Yeni bir garson almışlardı. Çıtı pıtı, sevimli bir kızdı. Uzun, kumral saçlarını balıksırtı örmüştü. Dört kişilik masa için isimlerimizi alırken bakışları kısa bir anlığına bana kaydı ve “Kardelen,” diye tekrarladı adımı. “Ama buraya kar yağmaz ki.”

Soru sorar gibiydi daha çok. Cevap vermeyince küçümseyici bir bakış attı. “Sıranız gelince çağırırım sizi.”

Sevimli olmasına sevimliydi ama bakışları beni huzursuz etmişti. Kraliyet Mavisi kibarlığı böyle bir şeydi işte. Ne söylediklerinden çok nasıl ifade ettikleri önemlidir. Sizinle aynı dili konuşmaktan utanırmış gibi kelimeleri uzatıp kibarlaştırır, akıllarınca kendilerini yüceltirler.

Şirketin Yönetim Kurulu Başkanı da bu tarz bir tipti. Gök Mavisi’nden buraya yılda en az iki kere gelirdi ve her seferinde kıyafetinin acayipliği alay konusu olurdu. Yaz kış demeden beyaz bir üstle uzun siyah çizgili, beyaz bir kumaş pantolon giyerdi. Fötr şapkası ve ayakkabıları da beyazdı. Şapkasından fırlayan altın sarısı saçları, nasılsa bizden daha mavi olan gözleri ve suratındaki o kibarcık gülümsemeyle uzun bir nutuk çekerdi. Ülkeyi yöneten aileler, ailelerin yönettiği şirketler, o şirketlerin yönettiği aileler ve o ailelerin yönettiği başka aileler. Kraliyet Mavisi bizim pater familias’ımızdı[2] şüphesiz.

Mercan kolunu bar tezgâhına yaslayarak kıza seslendi ve iki bira istedi. Kız bu saatte içmemizi mi yoksa genel olarak içmemizi mi yadırgadı emin değilim ama duymasına rağmen gözünün ucuyla bile bizim olduğumuz tarafa bakmadı.

Mercan tekrar seslenmek zorunda kaldı ve bu kez parmağıyla işaret etti. “Fıçıda. İki tane.” Belli etmemeye çalışsa da gerilmişti. Ne var ki bizim lügatimizde çalışanlarla tartışmak yoktu.  

Kız cevaben gülümsedi ve soğutucudan çıkardığı iki şişeyi önümüze koydu. “Bardakları henüz silemedim. Hala sıcaklar.” Duraksadı. “Sizin için fark eder mi?”

Bilerek sorun çıkarttığına yorsam da taş çatlasa on sekizlerinde bir kızı azarlasam elime ne geçecekti? Sorun olmayacağını söylediğimde (zaten aksini beklemiyordu) çerezleri önümüze koydu. Dikkatini başka bir müşteriye verdiğinde inanılmaz rahatlamıştım. Soğuk biranın etiketini soymaya başladım.

Mercan garson kız için, “Kaynaştırma çocuklarından mı?” diye sordu. Sanırım öyleydi ama ikimiz de bu konu hakkında konuşmaya hevesli değildik.

Karanlık çökünce pub’taki kalabalık arttı ve ortaya birden fazla dilin birleşmesinden oluşan abuk subuk bir gürültü çıktı. Bar sandalyesi sırtıma battığı için kollarımı arkaya alarak esnedim. Boğazımdan aşağı kayan buz gibi bira evde geçirdiğim işkence dolu günleri unutturmuştu bana.

Mercan sıcaktan mayışmış olacak ki başını kolunun üstüne koyup bir süre uyukladı. Uyanması için onu dürtmek zorunda kaldım. “Kardelen…” diye sızlandı. “Ne var?”

“Yürüyelim mi biraz?”

“Az daha duralım,” dedi esneyerek. Uykusu açılınca etrafa bakınmaya başlamıştı. Özellikle birini arıyormuş gibiydi.

İşkillendim. “Birini mi bekliyoruz?”

Bakışlarını bana doğru çevirdi. “Yalçın’lar gelecek,” dedi mahcup bir tavırla. “Seni bozmazsa.”

“Irmak da geliyor mu?”

“Eskisi gibi değil,” diye savunmaya geçti. “Toparladı biraz.”

“Peki… Öyle olsun.”

Mercan ortamı yumuşatmak için gülümsedi ama o da en az benim kadar gergindi ve kuzeninin ne yapacağını kestirmekte zorlanıyordu.

Irmak geçen ay kızıllardan birine sataştığı için soruşturma geçirmişti. Bu tarz durumlarda götürüldü derdik ve götürülenler genelde sağ bırakılsa da hoş şeyler yaşamazlardı. Irmak’ın o günden beri siyahlarla kafayı bozduğunu biliyordum. Bir de benimle bozmuştu. Çünkü kendimi bildim bileli yıldızımız barışmamıştı. Fabrikada da sürekli arkamdan atıp tutardı. Son olanlardan sonra bana cephe alacağını tahmin etmek zor değildi.

Ağabeyi Yalçın mahallenin sessiz, ağır ağabeylerindendi. Aramız fena sayılmazdı ama herkes gibi o da benim ispiyoncu olduğumu düşünüyordu. Yanımda her zaman temkinli davranırdı ve asla siyasi konulara girmezdi. 

Pub’ın girişinde onları gördüğümde karnıma bir ağrı saplandı. Yalçın’ın arkasından gelen hilkat garibesinin bakışları hiç de toparlanmış gibi değildi. 

Selamlaşmak için karşımda dikildiğinde donup kaldım. Korkunç! Sol gözü tamamen kör olmuştu ve bakışlarındaki cansızlığı tarif etmem imkansızdı. Başına aldığı darbe kafasının şeklini iyice bozmuştu. Dağılmış yüzüne bakarken, “Yazık olmuş,” diyebilirdim. “Yolda yürürken çarpışmışsınız. Senin kabahatin değildi,” diyemezdim.

“Ne bakıyorsun?” dedi en sonunda. Yalçın araya girdi ve kavga çıkartmayacağı konusunda anlaştıklarını hatırlattı.

Masa için sıramız geldiğinde o tarafa geçtik. Aslında kalkıp gidecektim ama onlarla oturmasam daha beter kuduracaktı.  

İlerleyen saatlerde iki bira daha içtim. Sarhoşken öyle taşkın hallerim yoktu. Zaten arkadaş ortamında değilsem kendimi kaybedecek kadar içmezdim. Havadan sudan sohbet ediyorduk. Irmak soruşturmadan bahsetmeye başladığında ortama ağırlık çöktü. Bölük pörçük hatırlıyordu ama kendi kemiğinin kırılma sesini duymaktan bahsedince midem ağzıma gelmişti.

“Kardelen,” dedi oturduğu yerden yükselip beni dürterek. “Hala devam ediyor musun bu işlere?” Mercan susması için omzuna vurdu ama geri adım atmadı. “Seni de götürecekler bir gün. Sen daha bunların ardını…”

Mercan bu defa sağlamca geçirdi. “Ağzınla içsene.”

“Beni neden götürsünler ki?” dedim kaşlarımı çatarak. “Yolda önüme bakarak yürüyorum. Birine omuz attığımda da suratına yumruk çakmıyorum.” 

Yakama yapıştı. “Omuz atmadım ben! Onun özür dilemesi gerekiyordu. O yavşak üste çıkmasaydı eğer…”  

Yalçın araya girerek onu geri çekti. “Boşuna tartışıyorsun,” dedi kardeşini işaret ederek. Gerçekten de öyleydi. Suratındaki izler bir daha iyileşecek gibi değildi. Ve hepimizin başına gelebilirdi. 

Garson kız içkilerimizi getirdiğinde Irmak onu dikkatle süzdü. Hiçbir şey söylemese de hal ve tavırlardan kıza kurulduğunu anlamıştım. Alkolün de etkisi vardı. Lafı hiç dolandırmadan, “Senin aksanın neden öyle?” diye sordu kıza. “Kaynaştırma çocuklarından mısın?” 

Kız gülümsemesini bozmadan cevap verdi. “Öyle deniyor sanırım.”

Irmak’ın onu bırakmaya niyeti yoktu. “Safir gibi konuşuyorsun ama.”

Nerenin aksanı olduğu belli değildi açıkçası. Sesini inceltip, kibarlaştırıyordu ama kelimelere gereksiz vurgular yapmadığı için üstünlük taslıyormuş gibi hissettirmiyordu.

Garson kız bunu defalarca duymuş olacak ki dudağının kenarında ufak bir tebessüm belirdi. “Bir damlası bile suyu bulandırır. Şimdi size kim olduğunuzu sorsam…”

Irmak düşmanca bir tavırla, “Maviyiz derdik,” dedi. “Ama bizim kim olduğumuz belli zaten.”

“Siz kendinize m*vi mi diyorsunuz?” Sesindeki küfür tonlamasından dolayı birbirimize bakakaldık. Kızın gülümsemesi büyüdü. “Sanırım siz söyleyince ırkçılık olmuyor.”  

Irmak kalkmak için bir hamle yaptığında Mercan belinden tutup onu geri çekti. Safir değildi ama olmaya en yakın şeydi. Milliyetçi damarıma basınca ben de sessiz kalamadım.

“Mavi olmaktan gurur duyuyoruz biz,” dedim kesin bir dille. 

Kız beni ciddiye almadığını belirten bir bakış attı. “Neyi savunuyorsun ki? Alt insan anlamında kullanıldığı sürece m*vi olmak küfürdür.” 

“Yani diyorsun ki…” dedim sinirlenerek. “Onlar, bizimle aynı adı taşımak istemedikleri için kardeşimin adı senin için küfür.”  

Başıyla onayladı. “Ben daha kibar ifade ederdim.” Irmak’a döndü bu sefer. “Sataşmak için söylemiyorum ama seni gören soruşturma geçirdiğini hemen anlar. Fazla dikkat çekiyorsun.”

Irmak ona sevimsiz bir bakış attı. “Bacak kadar kızdan akıl alacak değilim.”

Kız onu duymazlıktan geldi. “Eskiden muhalif değildin belki ama şu an olmaya çok yakınsın. Soruşturma geçiren birine bu gözle bakıyorlar.”

Mercan saldırıyı def etmek ister gibi araya girdi. “Alakamız yok ki o tarz şeylerle. Yolda yürürken kızılın tekine omuz atmış, kavga edince de yumruğu geçirmiş bizimki. Bu kadar yani. Çok, çok… basit bir şey aslında.”

“Herkesin başına gelecek türden bir olay,” dedim ona destek çıkarak. “Neden muhalif olduğumuzu düşünsünler ki?”

Ciddileşti. “Olay sırasında sana kimliğini açıklamadı mı?”

Irmak, “Günler sonra çağrılınca öğrendim,” dedi. “Ne fark eder ki?”

Derin bir iç çekti. “Fark eder tabii ki. Sana kimliğini açıklamadıysa herhangi bir vatandaşa saldırmış gibi ceza alman gerekirdi.”

“Hukuk mu okuyorsun?” diye sordum ama sorum havada asılı kaldı.

“Çok yazık,” dedi kız.  “Gerçekten herkesin başına gelebilirmiş.”

Irmak’ın durumuna üzülüyor muydu? Hayır… Ama mutlaka canı sıkılmıştı. Aksanı değişik olsa da bizden biriydi. Adım kadar emindim buna.

Irmak tıksırırcasına güldü, sonra hepimize teker teker parmak sallayarak, “Şu kız kadar olamadınız…” dedi hiddetle. Bakışları bana kayınca üstüme saldıracak sandım. Sarhoş olduğu için sesinin tonunu ayarlayamıyordu. “Git şikayet et beni, yiyorsa.”

Mercan, “Kes artık,” diye araya girdi. “Kardelen ihbarcı değil.”

“Siz anca benim ağzımı kapatın! Sikeyim bu ülkeyi, mavileri de sikeyim, siyahları…” Yalçın onu can havliyle geri çektiğinde canının acısıyla haykırdı. Bu kez hiçbir şey söylemesine fırsat vermedi. Kardeşini sertçe tuttu ve eliyle ağzını o kadar sıkı kapattı ki kızın eciş bücüş suratı renkten renge girdi.

Onun bu halini izlemek tam bir işkenceydi! Mavi’nin başına gelmesinden en çok korktuğum şeydi bu. Ve bir hiç uğruna… Neden bu kadar sinirlendiğini anlayabiliyordum. Deniz Mavisi’nin bir yerinde insanlar eğleniyorsa diğerinde mutlaka idam ediliyordur. Bardakilerin bize olan bakışlarını başka bir şeye yoramazdım. Bir kısım endişeli, bir kısım küçümseyici bakışlar üzerimize toplanmıştı.

Yalçın onu nihayet bıraktığında ise Irmak eliyle yüzünü kapattı ve hıçkırarak ağladı. Hesabı ödeyip derhal gitmek istedik. Garson kız başıyla onaylamakla yetindi. Bizi izlediğini tamamen unutmuştum. Bakışları ne endişeli ne de küçümseyiciydi. Boş bir duvara bakarmış gibi hissizdi. Soğukkanlılığı insanı tedirgin ediyordu ve ona ne kadar baksam insan olmadığına o kadar ikna oluyordum.

Mercan’la Yalçın, Irmak’ın koluna girdiler. Ben de arkalarından onları takip ettim. Bardakilerden bazıları doğrudan bazılarıysa gizliden gizliye bize bakıyordu.

O an şeytan mı dürtmüştü bilmiyorum ama kapıdan çıkmadan önce arkamı dönüp baktım. Garson kızla göz göze geldiğimizde başıyla hafifçe selam verdi. Dudaklarında beliren o tebessüm… Biraz bile rahatsız olmamış mıydı?

Gerçi ona kimin tarafında olduğunu sormamıştım.


[1] Gece Mavisi: Kraliyet Mavisi’nin üç bölgesinden biridir. Safir’lere kıyasla daha karışmış bir bölgedir. Kraliyet Mavisi’nin varoşları olarak görülürler. Yine de bölgedeki nüfusun %40’ını oluştururlar.

[2] Aile babası

***

4. Bölümü Okumak İçin: link

4 Comments

  1. özlemişim yaaa.. bölüm çok güzeldi ve açıkçası okurken de gerildim. her şey görünüşte çok sakin ama aslında yay gibi de gergin. ellerine sağlık, YB fazla arayı açmadan gelsin <3

  2. özlemişim yaaa.. bölüm çok güzeldi ve açıkçası okurken de gerildim. her şey görünüşte çok sakin ama aslında yay gibi de gergin. ellerine sağlık, YB fazla arayı açmadan gelsin <3

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir