Kızıl Gökler – 2. Bölüm

Efendisinden korkmayan onu avlamak istiyordur.

Kraliyet Mavisi

İnsan olmanın gerekli bütün değerlerinden yoksun bir canavarım ben. Çirkin bir yüzüm, bir sürü kolum, bacağım ya da ne bileyim koca koca gözlerim yok belki ama hastalıklı bir zihnim var. Yeterince dikkatli bakarsanız içten çürüdüğümü görürsünüz. Tıpkı bu ülke gibi.

Annem, “Kendisi için değerli olanı korumaktan aciz insanlar beş para etmezler,” derdi. Nitekim kendi de koruyabilmiş sayılmazdı.

Zayıfsanız ve benim aksime kan dökecek cesaretiniz yoksa tek yapmanız gereken o başı eğmek ve kesilmemesi umut etmektir. Kendisine uzatılan eli kesmeye cesareti olmayanların karşı çıkmaya da hakkı yoktur.

Meseleye bu açıdan bakınca m*vilerin tarihi daha iyi anlaşılıyordu.  

Akşam beş sularıydı. Vızır vızır etrafta koşuşturan çalışanları atlatıp üst kata çıktım ve halihazırda kullanılmayan odalardan birine saklandım. Muhterem babalığım, kahvesini genelde bu saatlerde içerdi.

Çalışan kız elinde tepsiyle koridorda belirdiğinde mükemmel bir zamanlamayla önünü kestim. Beni görünce o kadar şaşırdı ki neredeyse tepsiyi düşürecekti. Neyse ki tam vaktinde yakalamayı başarmıştım.

“Şey… Sizin…” Sarsıntıdan dolayı kahvenin birazı dökülmüştü. “Sizin burada olmanız yasak, efendim.”

“Bana efendim deme.” Parmağımı ikaz eder gibi ona doğru salladım. “Görgü kurallarına aykırı.”

“Neden ki?” Dik dik bakınca utandı. “Oldu, demem.”

Buğday tenli, kömür gözlü bir kızdı. Şehirli gibi konuşsa da taşralı olduğu her halinden belliydi. Belki ailesinde m*vilik vardı. Neden olmasın? Sonuçta sınır kapısı kalkalı yıllar olmuştu.

Tepsiye uzanmaya çalıştığında ona engel oldum. “Babamla konuşacağım. Sen gidebilirsin.” Arada kalmıştı. Israr ettim: “Zaten beni bekliyor. Kendisi çağırdı.”

Gitmesini işaret ettiğimde kara gözleri beni horgörüyle süzdü. Bir şey diyecek gibi olduysa da cesaret edip söyleyememişti. Arkasını dönüp giderken kendi kendine söylendiğini duyuyordum.

Üst katın tamamen boş olduğuna emin olduktan sonra kapıyı tıklattım. Saldırı haberi geldiğinden beri diken üstündeydim. Muhterem babalığım, saatlerdir odasına kapanmış, birtakım işlerle uğraşıyordu ama beni yanına çağırmadığından durumun vahametini kavrayamıyordum. Belki asparagastı, belki de…?

Kafam karışınca daha fazla üstelemedim. “Müsaadenizle,” dedim içeri girerken.

Aziz babalığım, başını kaldırıp bana baktı. Onun jest ve mimiklerine dikkat kesildim. Kahverengi gözlerine yorgunluk çökmüştü. Gergindi ama öfkeli değildi. Yorgunluğu daha çok bıkkınlık gibiydi. Normalde nizami olan masasına biriken evraklara şöyle bir göz attım. Nasıl davranacağıma emin olamıyordum.

“Gel, kızım.” Keyfi yerindeyken kızım derdi.

Tepsideki kahveyi önüne koyarken gözlerimiz buluştu. “Bu işler sana mı kaldı?”

Sol elimi göğsüme koyarak onu selamladım. “Size hizmet etmek benim için bir şereftir efendim.” Hafifçe güldüm. Abartılı değildi. “Ama evlatlığınız olmaktan memnunum.”

Yorgun gözlerini ovuşturdu. “Çıkar bakalım ağzındaki baklayı.”

“Özellikle diyecek bir şeyim yok. Sohbet ederiz diye uğramıştım.”

Gözüyle işaret ettiğinde karşısındaki tekli koltuklardan birine oturdum. Vücut dilim telaşımı ele veriyordu. Bacağım titrediği için tek elimi dizimin üstüne koydum.

Muhterem babalığım akşamüstü kahvesini içerken gözüm odadaki eşyalara takılmıştı. Kütüphanesi, kapının sol tarafına montelenmişti ve sıkıcı politika kitapları dışında kayda değer bir şey yoktu. Hangi kitabın hangi rafta durduğunu ezberleyecek kadar bu odaya girip çıkmıştım. Bunun dışında, çalışma masası ve sandalyesi, karşılıklı birbirine bakan iki tane tekli koltuk, aralarında alçak, camdan bir sehpa… Sehpanın üstündeki şekerlikte tepeleme doldurulmuş pahalı çikolatalardan vardı ama ikram edilmediği sürece elim gitmezdi.   

Kahvesi biter bitmez lafa girdim: “Nasılsınız?”

“İyiyim kızım.”

“Hımm…” dedim başımı sallayarak. “Siz iyi olun da, sağlığınıza falan bir şey olmasın.”

Benim kafa hareketimi taklit ederek, “Şükür,” diye mırıldandı.

Sessiz kaldığı için konuya giremiyordum. “Hayret şey,” dedim en sonunda. “O insancıklar hayatlarında kaç defa isyan etmiştir? Böyle bir şeye şahit olacağıma inanmazdım.”

Yine tek kelime etmeyince,  “Sanırım bizden de birkaç kişiyi gönderirler,” dedim doğrudan. “Bu olayı (rezaleti demek istiyorum) başta türlü ele alabilir miyiz acaba? Şey… Akıl veriyor gibi konuştum ama niyetim kötü değil. Size karşı her zaman samimi ve dürüstüm. Büyük felaketlerden müthiş fırsatlar doğabilir.”

“Nasıl fırsatlar?”

Beni ciddiye almasa da bozuntuya vermedim. “Daha sert bir müdahalenin önünü açabilir.” Devam etmemi bekliyordu. “Son zamanlarda benim de kulağıma çalındı. Muhalifler m*vilerin tarafına kaçıyormuş. Yerliler saldırıdan dolayı onlara sempati besleyebilir. Bence en büyük sorun bu. Ama diğer taraftan… Bölge Komutanı emekli olmak üzereydi. Üstelik onun konumundaki birinin yeri kolay kolay doldurulamaz. Siyahların zaferini simgelediğini söyleyebiliriz. Yerine geçen kişi ilk dakikadan saldırıya uğrasaydı çok daha büyük bir felaket olurdu. O zaman eskisinin geri gelmesi için kamuoyu baskısı oluşurdu.”  

Sözümü bitirdiğimde, “Sana gizli kapaklı konuşmayı öğretemedim,” dedi. “Çabalıyorsun gerçi, bu da bir şey. Aklındaki neyse kıvranmadan söyle.”

Tek nefeste söyledim: “İzinlerimiz iptal oldu mu, onu merak ediyorum.”

“Temmuzda mı çıkacaktın?”

“Haziran sonuydu ama temmuzun ikinci haftasına kadar idare edebilirim.” Sonra dilimi ısırarak düzelttim. “Kalmamı isterseniz kalırım elbette. Ancak sizin de bildiğiniz üzere…”

Araya girdi. “Sana burada ihtiyacım yok.”

Rahatlayınca, “Ne zaman gidebilirim peki?” diye sordum.

“Acele etme,” dedi tok bir sesle. “Komutan’ın cenazesine katıl ve aileye benim adıma baş sağlığı dile. İçimde kötü bir his var nedense.”

Ciddiyeti karşısında afallamıştım. “Nasıl yani?”

“Ortamın nabzını yokla,” dedi sorumu havada bırakarak.

Mesele devrimcilerle ilgili olsaydı bu kadar gizli kapaklı konuşmazdı. Onun huzursuzluğu bana da sirayet etmişti. “Siz merak etmeyin efendim.”

Bakışları hala bendeydi. “Sana neden Kızıl Katil dediklerini biliyor musun?”

“Sizin sayenizde,” dedim bilgiç bir tavırla. “Sınırlarımın farkındayım. Bunlar beni hata yapmaktan alıkoyuyor.”

Son lafıma sesli bir şekilde güldü. “İyi, aferin… Gazetecilerin seni abartması hoşuma gitmiyor değil ve fakat kibre kapılmandan endişeleniyorum. Baban olarak değil elbette, kıdemlin olarak.”

“Haklısınız.”

“Ama seni diğerlerinden ayırmıyorum. Irkının yarattığı dezavantajlara sahip değilsin.”

“M*vilerin hepsi alçaktır efendim.”

“Safirler bile mi?” diye sordu.

“Onlar kendilerine m*vi bile demiyor.” Derin bir iç çektim. “Varsın demesinler. Atalarımız eşini, dostunu katletmiş. Günahlarımız genetiğimize işlemiş. Yaradan bizi cezalandırmak için bu leş coğrafyanın içine hapsetmiş. Birbirinizi öldürün, en azından kanınız toprağa karışsın demiş. Sevgiyle değil, nefretle bütünleşmemizi istemiş.”

Geriye doğru esnemeye çalıştım ama oturduğum deri koltuk ciyaklayıp duruyordu. “Neyse…” dedim kafamı toparlayınca. “Konudan saptım galiba. Bana neden Kızıl Katil dediklerini sormuştunuz. Sizin ve kamuoyunun abartması olabilir. Ama işin sonunda kızılım ve katilim. Başka bir isme, ırksal bir etikete ihtiyacım yok.”

Sesi şüpheye mahal vermeyecek ölçüde sertti: “Kraliyet Mavisi bizim müttefikimiz. Umarım bunun farkındasındır.”

Soğukkanlılığımı korudum ve duygusal bir tepki vermedim. “Bugün verilen sözler yarın bozulabilir. Annem de müttefikinizdi. Sonra düşmanınız oldu.”

“Annen iyi bir müttefik değildi. Fakat sağlam bir düşmandı. Bu ikisi arasındaki farkı iyi bilmelisin. Komutan’ın eniği değilsin artık.”

Siyah dilindeki çocuk yerine argodaki enik kelimesini kullanmıştı. Yine de annemden bahsederken Komutan demesi ona karşı duyduğu saygıyı pirüpak şekilde ortaya koyuyordu.         

Bir müddet düşündükten sonra başımla onayladım. “Benden yana kuşkunuz olmasın.”  

Çıkmadan önce muhterem babalığımı, kıdemlim olarak selamladım. Rütbesiz[1] selamı işaret parmağıyla orta parmağın birleştiği yarım bir asker selamıydı. Hoşuma gittiği için sürekli kullanıyordum.

Odama geçmeden önce mutfağa inmeye karar verdim. Hanımefendinin bağırış sesleri merdivenlerin başından bile duyuluyordu. Mutfak kapısına yaklaştığımda içeriye hızlıca bir göz attım.

Çalışanların hepsi mum gibi yan yana dizilmişti. Kıdemli olanlar bana ters ters baksa da yeni gelenler geldiğimi fark etmemişti. Başları önde, hanımefendiyle göz göze gelmekten kaçınıyorlardı.

Hanımefendi kömür gözlü kızı azarlarken ben de kapı eşiğinde bu curcunanın bitmesini bekliyordum.

Nihayet beni fark ettiğinde bağırmayı kesti. Öfkesi sihirli bir şekilde yatışmış mıydı yoksa çalışanlarıyla benim yanımda tartışmak istememiş miydi emin değildim. Kızaran yüzü normale dönünce sesi de makul seviyelere inmişti.   

“Sana…” Çatallaşmış sesini düzeltmek için öksürdü. “…kaç defa çalışanların işlerine müdahale etme dedim.” Cevap vermeme fırsat vermeden kaşları çatıldı. “Neden mutfağa indin?”

“Akşam için bana servis açmayın diyecektim.”

Hanımefendi yanına gelmemi işaret etti ve ona yeterince yaklaştığımda yüzümü avuçlarının arasına kaldı. “Suratın solmuş. Zavallı çocuk.”

Tuhaf bir kadındı. Bana şefkat göstermekten müthiş zevk alıyordu. Çalışanların şaşkın bakışlarına aldırmadan yanaklarımı sıktı. “Babanın keyfi yerinde mi?”

Rahatsız olduğumu belli etmemek adına gülümsedim. “Boşuna azarladınız kızı. Ona gitmesini ben söyledim.”

“Boşuna değil,” dedi ellerini yüzümden çekerek. “Bir kural konuluyorsa uygulansın diyedir. Yoksa hiçbir değeri kalmaz.”

“Ama kabahat benimdi.”

“Senin yetiştiğin şartlar farklı. Hoş görebilirim.” Yüzü tekrardan yumuşadı. Onun merhametle bakan gözlerinde insandan aşağı, yine de sevilebilir bir şey olduğumun farkındaydım.

“Beslenmene dikkat et. Kilo mu verdin?”

Ters bir laf etmemek için yanağımı ısırdım. “Başım ağrıyor sadece. İyiyim, sağ olun.” Şimdi baş ağrısının yanına mide bulantısı da eklenmişti. “Müsaadenizle.”

“Zavallı çocuk,” diye mırıldandı arkamdan.

Aileye besleme [2]olarak getirildiğimde on iki yaşındaydım. Tek görevim evdekilere kahve götürmekti. Sadece bu kadar… Günde iki sefer, tepsiye konulmuş kahveleri dikkatlice hanımefendinin oturduğu salona ve beyefendinin çalıştığı çalışma odasına taşıyordum. Basit bir işti ama iki yıl boyunca sadece bu kadarını yapabilmiştim.   

Babalığımın eski eşinden bir oğlu, şu anki eşinden ise iki oğlu ve bir kızı vardı. Zamanla hepsi farklı coğrafyalara dağılmış, babalarının izinden gitmek yerine kendilerine yeni bir rota çizmişlerdi. Şimdi yirmilerinde olan en küçük kızları da gidince evin tek çocuğu olarak kalmıştım. Hanımefendinin gelgitli halleri bundandı. Kalabalık gözüken ailesinde hiç kimse barınamıyordu.

Beslemeden evlatlığa geçişim hemen olmamıştı. Mümkün olan en aşağılık yollarla kendimi kanıtlamam gerekmişti. Siyahların gözünde hasta bir çocuktan, m*vi asıllı bir infazcıya, oradan da Kızıl Katil’e yükselmiştim. Muhterem babalığım, hanımefendiye, doğrudan veya dolaylı olarak iyileşmeme vesile olan herkese minnettar kalmış ve en önemlisi bu minnettarlığımı her fırsatta dile getirmiştim.

Annemi öldüren kibriydi. M*vilerin alçakça yaradılışlarından bihabermiş gibi hepimizin mutlu yaşadığı bir ülke hayal etmişti. Sonuçta asla diz çökmemeyi kendine ilke edinmişti. Ama bir altsoyu olan ben verilebilecek bütün tavizleri vermiştim. Annemin kibri onu göklere çıkarmış, beni ise yerin dibine gömmüştü.

Gecenin bir vakti çağrıldığımda gözümü tavana dikmiş yarını planlıyordum. Zihnim kısmen açık sayılırdı. Odamın kapısı çalındığında bir anda kalktım ve üstümü hızlıca değiştirdim. Genelde gizli kapaklı işler çevirdiklerinde talimatları sözlü olarak verirlerdi.

Karanlıkta el yordamıyla merdivenin başını buldum ve terliklerimin ucuna basarak yavaş yavaş çıktım. Bu kez çalışma odasının kapısını sessizce açtım. Geri kapatırken de bir o kadar özenli davrandım. Kıdemlimin yanında iki avukat duruyordu. Biri görece yaşlı, gözlüklü bir adamdı ve saçları o kadar gürdü ki bana peruk gibi görünmüştü. Diğeri ise, ince bıyıklı, kumral saçlı bir oğlandı. İkisinin de bakışları doğrudan bana kilitlenmişti.   

Hukukçuları ben de severdim ama tamamen başka sebeplerden…

Masa lambasının ışığı odayı zar zor aydınlatıyordu. Genç avukat bana boş bir kağıtla kalem uzattı. “Sizden vasiyetname yazmanızı isteyeceğiz. Tamamı el yazısı olmalı, üstünü karalamayın, gerekirse tekrar yazarsınız. Tarih atmayı da unutmayın.”

Kanım çekildi. “Ne vasiyetnamesi?”

Gür saçlı avukat, “Tüm malvarlıklarınızı aktif ve pasifleriyle birlikte vakfa devredeceksiniz,” diye açıkladı. “Evlatlık olduğunuz için mirasınız doğrudan beyefendiye geçmiyor. Bu bir prosedür. Siz vakfa devredeceksiniz. Sonrasında…”

Sonrasında benim halkıma mermi olarak dönecekti.

Kağıdı aldım ve gür saçlı avukatın verdiği taslak belgenin aynısını yazmaya başladım.  Bitirdiğimde kontrol ettiler, olur verdiklerinde kıdemlim onları gönderdi.

Odada ikimiz kalınca gerginliğimi belli etmemek adına ellerimi arkadan bağladım. Evdeki herkes bana güveniyordu. Çıkıp gitsem kimse nedenini sorgulamazdı. Gecenin bir yarısı beni çağırdıysa bunu hesap etmiş olmalıydı. Ya da sadece kibirli davranmıştı. Sonuçta beni çocuk yaşta yanına almış ve baba otoritesiyle yetiştirmişti. Diğer evlatlarının aksine daha köle ruhluydum. Onun bakış açısıyla zayıf ve hastaydım. 

“Dönmeme ihtimaline karşı,” diye açıkladı sakin bir dille. Onun sözleri bana ulaşmadı fakat gene de aynı tonlamayla sürdürdü. “Bu kadar gerilme. Seni henüz gözden çıkarmadım.” 

“Onu düşünmüyordum, hayır.”

Bakışlarım tam arkasındaki pencereden gözüken dolunaya kaydı. Ay ışığı huzmesi içeri, ayaklarımın dibine kadar düşüyordu. Karanlık neden bu kadar korkunçtu? İçimi tuhaf bir ürperti kapladığında başım geriye doğru gitti.

“Cenazeden sonra görüşmeni istediğim biri var.”

Ses tonu bir garipti. “Nasıl isterseniz efendim.”

Vedalaşırken eski babacan tavrına döndü ve bana öyle sıkı sarıldı ki bir an nefessiz kaldım. Ayrıca dördüncü bölgede ihtiyatlı davranacağım konusunda söz vermemi istedi.

“Yine de,” dedim kurnazca bir gülümsemeyle. “Tekrar karşılacağımız günü iple çekiyorum. Umarım o vasiyetname kağıt parçasından ibaret kalır.”

Onay almak için yüzüne baksam da hiçbir şey söylemedi. Yüz ifademi toplamadan önce derin bir nefes aldım.

“Ne getireyim size memleketimden?”

Mümkünse toprağımız dışında tabii ki.  

***

Havaalanından inince trenle batıdaki sınır kapısına geçtim. Sık ormanlar ve aradaki şehirleşmenin azlığından dolayı hala iki farkı bölgeydiler. Güvenliği geçtikten sonra birbiri ardında dizilmiş arabaların yanına yaklaştım. Koyu gri renkleri güneş ışığında parlıyordu. Bunlardan bir kısmı bilindik haber kanallarına aitti. Geri kalanların ise camlarına film çekildiğinden kim olduklarını göremiyordum.

Arabalara yeterince yaklaştığımda haber muhabirleri gözlerini dikip bana baktılar. İçlerinden biri konuşacak olduğunda ise diğeri yanına yaklaşıp onu susturdu. Üstümde belirli bir işaret olmasa da bana bulaşmaktan çekiniyorlardı. Asıl benim onlardan kaçmam gerekiyordu.

Rastgele araçların arasında gezinirken bir tanesinin kapısı açıldı ve içeriden çıkan subay beni durdurdu. Kim olduğumu sorgularcasına bir bakış attığında onu rütbesiz usulüyle selamladım. Selamıma karşılık hiçbir sempati emaresi göstermese de bana araca kadar eşlik etti.

Şoför tarafındaki camı tıklattığımda arkadaki sürgülü kapı bir anda açıldı. “İçeri bin,” diyen bir erkek sesiydi. Valizimi bagaja attım ve binmeden önce içeridekilere hızlıca bir göz gezdirdim. Çoğunlukla aşina olduğum yüzlerdi. Beni içeri çağıran çocukla (adı Cesur’du) az biraz tanışıklığımız vardı. Saçları ve kaşları o kadar siyahtı ki teni olduğundan esmer duruyordu.

Bakışlarım arka koltukta oturan kıza kaydı. “Seni hatırladım,” dedim el sallayarak. “Uçakta sol çaprazımda oturuyordun. Yol boyunca bana bakıp durdun.”

“Affedersiniz,” dedi utanarak. “Uyuduğunuzu sanıyordum.”

Cesur’a kalkmasını işaret ettim ve onun yerine geçtim. “İsmini bahşeder misin?” diye sordum, kıza dönerek. Bu arada araba da hareket etmişti.

Bakışlarını kaçırdı. “Laçin kıdemlim.”

İkinci Bölge’nin kaba denecek sert, vurgulu aksanıyla konuşuyordu. Gel gör ki karakteri öyle çekingendi ki insanın onu sarıp sarmalayası geliyordu.

“Yeni mi mezun oldun?”

“İlk görevim, kıdemlim.”

Yeni yetme birini aramıza verdiklerine göre arkası sahiden sağlamdı. Ya da ölsün diye buraya göndermişlerdi.

Yanındaki oturan kız, “Kızıl Katil mi?” diye sordu Cesur’u dürterek. Cesur başıyla onayladığında suratını ekşiterek bana döndü. Bariz bir taşra aksanıyla,“Adım Dila,” diye tanıttı kendini. “Başka isim kullanmıyorum.”

Silik bir tipti. Dış görünüşünü ezberlemeye çalışsam da geniş alnı ve birbirine gereğinden yakın gözleri dışında kayda değer bir özelliği yoktu.

“Memnun oldum, kızıl.”

“En sevmediğim tip,” dedi Cesur’a hitaben. “Nereli olduğu belli değil.”

Kibar bir gülümsemeyle karşılık verdiğimde önlerine döndüler.

Laçin ise başını pencereye yaslamış kendini benden saklamak için kendini küçültüyordu. Omzuna dokunduğumda öyle bir irkildi ki hemen geri çekildim.

“Özür dilerim,” dedi kekeleyerek. “Biraz… heyecanlıyım.”                                                              

Ona bakmaya devam ettiğimde utanarak bakışlarını kaçırdı. “Uçakta beni neden izliyordun?” diye sorduğumda afalladı. Devamında sesimi biraz yumuşattım. “Şunu merak ediyorum aslında: Check-in’i son anda yaptırmıştım. Koltuk numaramı nasıl öğrendin?”

“Şey,” dedi konuşmadan önce yutkunarak. “Katran Karası’nda [3]çok popülersiniz.”

“Katran Karası mı dedin?”

Fazla üsteleyince, “Memleketim,” dedi çekingen bir tavırla. “Mevsim’le… Devrimci Katili’yle kuzeniz. O bahsetmişti sizden.”

“Şimdi anlaşıldı.” Cesur ve Dila da dikkatini bize vermişti.

“Arkadaşınızmış sanırım.”

“Böyleyiz,” dedim ellerimi birbirine kenetleyerek. “Ama Mevsim’le eskisi kadar görüşmüyoruz. Dördüncü bölgeye atanacağını duymuştum. Ondan geldi demek ki.”

Cesur, “Altında bir şey arama,” diye çıkıştı. “Sen niye geldiysen o da o yüzden geldi.”

“Ne için geldiğimizin farkında mısın peki?”

“O ne demek?” Sesini yükseltti. “Tabii ki farkındayım.”  

“Demokrasi ve barış için değildir umarım.” Onlar bana katılmadı ama ben kendi kendime kahkahalara boğuldum.

Cesur sabırsızca histerik krizimin geçmesini bekledi. “Ortaya bir laf attıysan devamını getir.”             

“Temelli yerleşecekmiş,” dedim gülmeyi kesince. “Kuzenini de yanına aldığına göre kendi düzenini kuracak.” Sonra imalı imalı ekledim: “Ya da birinin peşinde.”

Huzursuzca kıpırdandı. “Bize öyle bir bilgi gelmedi.”

“Laçin’e soralım.” Koluna dokunduğumda irkildi.

“Şey…” dedi bakışları ikimiz arasında gidip gelirken. “Bunu söylemem yasak.”

“Akıllı kız işte. Güya söylemiyor.”  

Laçin taraf tutmuş gibi gözükmemek adına, “Güvenlik önlemleri artacakmış,” diye açıkladı. “Sadece bu kadarını biliyorum.”

“Ah…” dedim iç çekerek. “Bomboş bir mesele.”

“Sence öyle demek,” dedi Dila öfkeyle.

Sıkıntıyla yanaklarımı şişirdim ve havayı yavaşça dışarı verdim. “Devrimcilerin yönlendirmesiyle coşan bir grup m*vi sadece. İyi cesaret, hakkını veriyorum ama devamı gelmeden çil yavrusu gibi dağılacaklardır.”

“Biz onlara devrimci demiyoruz.”  

Onu ciddiye almadığımı belirten bir bakış attım. “Hiçbir m*vi devrimcilere muhalif demez. Sürçü lisan etmemek adına ben de demiyorum.”

“Dilini tükürüp at o zaman.”

“Nerede olduğumuzun farkında değilsin.” Daha ziyade kimin ülkesinde olduğumuzun farkında değildi.

“Lağım çukurundayız,” dedi keyifsizce. “Başka nerede olacağız?”

“Sana göre öyle olabilir ama başkasına göre cennetten bir parça. İki türlü de yaşadığın coğrafyanın kurallarına uygun davranmalısın. Yoksa bu dağlarda seni avlarlar.” Son kısmı melodik bir tonlamayla söyleyince suratı renkten renge girmişti.  

Cesur, “Boş ver onu,” diye araya girdi. “Arkası sağlam. Ondan böyle konuşuyor.”

Yolun devamında ben de herkes gibi başımı pencereye çevirdim. Dördüncü bölgenin sınırlarına çoktan girmiştik. Kuzey tarafı balta girmemiş, sık ormanlarla çevriliydi. Bölgenin yüzde otuzluk bir kısmını oluşturan bu ormanlarda yaşam yoktu. Nüfus deniz iklimi dolayısıyla iç kesimlere ve güney tarafına dağılmıştı. Havası nemli ve sıcaktı. Lacivert’te büyüdüğüm için bu tür sıcaklara alışkındım. Ama siyahlar neredeyse baygınlık geçireceklerdi.

Elimi cebime atıp çakmağımı çıkardım. On sekiz yaşında gelen doğum günü hediyem, gümüş rengiydi ve üstünde altın rengi işlemelerle Safir yoldaşlığının simgesi kazınmıştı. Böyle bir hakareti sindirmenin tek yolu onu kabullenmekti. Ben de öyle yapmış, m*vi olmanın utancını her gün yaşamak pahasına yaramı tekrar ve tekrar deşmiştim.

Laçin’in dikkati üzerimdeydi. Bu defa çaktırmadan bakmak yerine doğrudan bakışlarını üzerime dikmişti. Sigara yoksunluğu çektiğim için oturduğum yerde kıpırdandım. Yol düz bir istikamette devam ediyordu ve duraklayabileceğimiz bir cep dahi yoktu.

Sıkıntılı bir nefes verdim ve masum bir hayranlıkla beni izleyen Laçin’e kısa bir bakış attım. Gözleri ışıl ışıldı. 

Parlak bir gülümsemeyle, “Hazır yolumuz uzunken,” dedim. “Sana başımdan geçen bir olayı anlatacağım. Belki feyz alırsın.”

Siyah dilinde aktarmak için bir süre zihnimi topladım. “Eğitim kampından henüz mezun olmuştum. On beş yaşında olmam lazım. İşlek caddelerden birinde öylesine gezerken bir kıza rastladım. O da hukuk ikinci sınıf öğrencisiymiş. Lacivert’teki savaştan kaçtığımı anlatınca bunun üstüne benimle konuşmak istedi. Dağıttığı gazetelerden birini bana uzatıp ne düşündüğümü sordu. Şimdi detayları tam hatırlamıyorum ama yarasına bakılmadığı için ölen bir hükümlü hakkındaydı. Konusu ilgimi çekince laf lafı açtı. Bana, “Hukuk herkese lazım,” dedi.“Biz karşımızdakini neyle suçluyorsak tam olarak onunla aynı şeyi yapıyoruz. Saygı göstermeden saygı bekliyoruz. İki taraf da kusur kapatıyor. Bu adam daha önce bir kıza saldırmış. Hal böyle olunca iyi ki ölmüş diyebiliriz. Ama ya masumsa? Zaten adalet dediğimiz bu tarz durumlarda dahi hukuku gözetmek değil midir?

Ama ben öyle düşünmüyordum. Suçlunun ölümü, mağdurun haksızlığa uğramasından daha hakkaniyetli bir sonuçtu bence.

Kız cevaben şöyle dedi: “Kurallar sert ve katı olabilir. Ama doğru uygulandığı sürece suçluyu cezalandırmakla kalmaz aynı zamanda mağdurun yaşama özgürlüğünü de garanti altına alır. Unutma ki, insan hakları hepimize lazım. Çünkü hepimiz insanız. Bugünlerde toplumca o kadar bölündük ki önemli konularda dahi birleşemiyoruz. Suçlu olmasa da bizden olmayanın ölmesini istiyoruz. Ve bence asıl korkunç olan bu.”

Sonumuz m*viler gibi olur demeye getiriyordu. Konu tekrardan Lacivert’teki iç savaşa döndüğünde, “Hukukçular aksine inansa da,” dedim. “Herkesi kapsayan, hem adil hem de caydırıcı bir ceza kanunu yaratılamaz. Çünkü insan tabiatı buna uygun değil. En fazla toplum buna adapte edilebilir. O zaman yasalar kısmen de olsa vatandaşı koruyabilir. Lacivert’te ise tek çözüm meşru müdafaadır. M*viler namuslarını korumak için savaşmak zorunda bırakılmıştır.””

Laçin nazik ve yumuşak bir dille, “Sonra ne oldu?” diye sordu. Sözlerim muhalif propagandasına kaydığı için endişelenmişti.  

“Sadede gel diyorsun,” dedim memnun bir ifadeyle. “Biz bunu tartışırken etrafımızı bir anda aşırı fanatikler sardı. Devamında polisler geldi, devrimciler falan… Kimin hangi tarafta olduğu anlaşılmıyordu. Bağırıp çağırmalar artınca kız kolumdan tutup beni ıssız bir sokağa sürükledi. Rengimi bilmese de bir siyaha güvenmektense bana güvenmeyi tercih etmişti.”

“Öyleyse yeşildi,” dediğinde başımla onayladım.

“Yeşil, siyah meleziydi. Ne derler bilirsin: Efendi ve kölenin çocuğu hür olduğu kadar esirdir de.

Laçin hepten sabırsızlanmıştı. “Siz ne yaptınız peki?”

“Baş başa kaldığımızda ona kimliğimi açıkladım. Niyetim kızı ikna etmekti. Belki biraz korkutmaktı ama küstahça bir tavırla bana nutuk çekmesini beklemiyordum. Hala daha o tavrı tüylerimi diken ediyor. Sonrasına öyle bir laf etti ki…”

Laçin pürdikkat dinliyordu. Arabadakiler de öyle. “Ne dedi?”

“Orasını boş ver, konumuz başka.” Olayı tekrar yaşıyormuş gibi canım sıkılmıştı. “Yol yakından devrimcilerin safına katılmam gerektiğini söyledi. Kibar bir davetti, sağ olsun. Her şeyi çok iyi bildiği için hayatım hakkında hiç düşünmeden ahkam kesebiliyordu. Onun kadar yüce gönüllü birinin davetini aynı yüce gönüllülükle reddettim. Ve o zaman gözlerinden birini kör ettiğim için (tüm dünya onu devrimcilerin muhteşem lideri olarak tanımlasa da) şimdilerde aptal bir göz bandıyla geziyor.”

Laçin’in yüzü aydınlandı. Heyecanla, “Bu hikayeyi biliyorum,” diye atıldı. “Ağladı mı peki?”

“Pek sayılmaz,” diye mırıldandım, keyifsizce. “Acıdan bayılmayacak kadar güçlü bir iradesi vardı. Kanayan gözünü tuttu ve suratıma karşı nefretle haykırdı. Bütün kızılların bir gün yargılanacağını, beni ise özellikle kendisinin yargılayacağını söyledi. Onu oracıkta öldürebilirdim elbette. Bıçağımı boğazına…” Boynundaki şahdamarı işaret ettim. “Saplamam yeterliydi. Ama o zaman onu öldürmek hiç içimden gelmedi. Sanırım kibre kapıldım ve hayatı boyunca beni hatırlamasını istedim.”

Gerginliğini attığı için hafifçe kıkırdadı: “Eminim hatırlıyordur.”

“Mevzu bu değil,” dedim kesin bir dille. “Sana burada müthiş bir kahramanlık hikayesi anlatmıyorum. Onun yerine hata yaptığımı itiraf ediyorum.”

“Kıdemlim,” dedi hayretle. “Neden hata olsun? Siz o haine unutamayacağı bir ders verdiniz.”

“İşte burayı iyi dinle.” Parmağımı ikaz eder gibi ona doğru salladım. “Kıza saldırmamış olsaydım hukuk fakültesine devam edecekti ve muhtemelen avukat olup başımızın etini yiyecekti. Ya da kim bilir, belki gereksiz hayatında hiçbir şey olamadan geberip gidecekti. Benim bu davranışım onu cesaretlendirdi. Hukukçu Hanım’a bir amaç verdim ve tüm hayatını buna adamasını sağladım. Şimdi olsa belki hiç dokunmazdım bile.”  

Laçin’in aklına tam yatmasa da itiraz edecek bir sebep bulamamıştı. “Hala öldürebilirsiniz.”

“Tabii ki.”

Şehrin içine girdiğimizde dikkatimi dışarıya verdim. Birbirinin tamamen aynısı gibi gözüken beyaz, müstakil evler ile her biri derme çatma gece kondu evleri ardı ardına sıralanmıştı. Siyah bayraklara ve onun hemen altında (ama her zaman bir karış altında) dalgalanan mavi bayraklara bakarken boğazıma bir yumru oturdu.

“Bir elimi cennete, ötekini cehenneme sokuyorum.

Tüm kararlarımı aklım ve vicdanımla veriyorum.

Kimsenin efendisi değilim. Kimse de bana efendilik taslayamaz.”

Laçin, “Dua mı ediyorsunuz?” diye sordu, merakla.

“M*vilerin ortak dilini[4] bilmiyor musun?” Onu küçümsediğimi fark ettiğinde suratı asıldı. “Köleme eziyet etmem,” diye çevirdim. “Kölem de beni ısırmaz.”

Şaşırdığı için tek kelime etmedi.

Tuvalet molası için durduğumuzda kendimi dışarı atıp midemde ne varsa boşalttım. Tansiyonum düşüp de bayılmayayım diye yanıma birkaç protein bar getirmiştim. Uygun bir zamanda yüksek kalorili bir şeyler atıştırmayı not ettim.  

Tuvaletin aynasında saçıma başıma şekil verdikten sonra yorgun  yüzümü maskelemek için yanaklarıma hafif bir allık sürdüm. Tören için siyah kumaş pantolon, siyah ceket ve beyaz bir gömlek giymiştim. Topuklu ayakkabılarımı da mola için durduğumuzda değiştirdim. Bu arada sigara içtiğim için ellerim eskisi kadar titremiyordu. Zihnim daha berraktı.

Araç kabristanın girişinde durdu. Mevsim bizi karşılamak için bekliyordu. Onu yıllardır görmüyordum. Ama haberlerini alıyordum tabii ki. Gündemden düşmemek için gazetecilere bir servet ödüyordu.

Herkesin elini teker teker sıktıktan sonra bana doğru döndü. Ona elimi uzatmaya hazırlanıyordum ki bir anda omuzlarımdan tutarak beni gafil avladı. “Nasılsın görüşmeyeli?” diye sordu, kara lehçesiyle.

Mevsim ana dili dışında hiçbir dilde konuşmazdı. Bazen karşı taraf onu anlamadığında araya m*vi’ce laflar sıkıştırırdı ama Katran Karası’nın bölge diline karşı sıkı bağlılığı yüzünden asla tam olarak kendini açıklama zahmetine girmezdi. 

Ben de alışmıştım artık. O an hangisi kolayıma gelirse öyle cevap veriyordum. “Burası anlattıkları kadar güzelmiş değil mi?” dedim sevecen bir tavırla. “İnsanın ömrünü uzatır.”

Dudaklarında sinsi bir tebessüm belirdi. “Şanslıysan, evet.” Ellerini omzumdan çekti ve kuzenine gelmesini işaret etti. “Laçin’le birlikte gelmişsiniz.”

Laçin çekingen adımlarla yanımıza geldiğinde onu kolundan yakalayıp kendine çekti. Kolunu, koluna öyle bir dolamıştı ki kurtulması mümkün değildi. “Kuzenim olduğunu çıtlattın mı?” Bakışlarını benden ayırmıyordu.

Laçin kafa sallamakla yetindiğinde, “Sevimli bir kuzenin var,” dedim. “Onu çilekle mi beslediniz?”

Mevsim memun bir ifadeyle, “Öyle sayılır,” dedi. “Biz eğitim kampından sağ çıkamaz sanıyorduk. Göründüğünden daha dayanıklı çıktı. Yüzü de çok sevimli. Belki suikast için yetiştiririz.”

Konuyu değiştirdim. “Hukuk okuduğunu söylediler.”

“Hep sahada koşturacak değilim. İlerisi için başka planlarım var.” İkinci soru sormama izin vermedi. “Ne kadar kalacaksın?”

“Bir süre, bilmiyorum.” Zoraki bir şekilde gülümsedim. “Seninle gezecek kadar vaktim var. Onu soruyorsan eğer.”

Yürürken koluma girmeyi teklif ettiğinde onu geri çevirmedim. Diğerleri tek kelime etmeden arkamızdan geliyordu. Basın mensupları da girişte toplanmıştı. İçeri girmeden önce birkaçıyla selamlaştım. Hanımefendi ara sıra onları eve davet ederdi.

Aradaki dört saatlik zaman farkı [5]yüzünden dördüncü bölgede hala öğle vaktiydi. Uykum hafiften bastırmaya başlayınca etimi cimcikleyerek kendimi ayık tuttum.

Ön sırada Komutan’ın ailesi, üst düzey bürokratlar ve Kraliyet Mavisi hükümetinden bir heyet vardı. Basın mensupları kenarlara dağılmıştı. Biz ise en arkaya geçmiş, tüm bu curcunanın bitmesini bekliyorduk. 

Mevsim bana yandan bir bakış attı. “Neden buradayım biliyor musun?”

Ona gülümsedim ve tek elimle gözümü kapattım.

“Doğru bildin,” dedi keyifli bir tavırla. “Onu yakalayıp Katran Karası’na götürmeyi planlıyorum. Ailem memnun olacaktır.”

Mevsim’in ailesi bölgedeki aşırı fanatikleri kontrol ediyordu. Başka bir deyişle mafya ailesiydiler. Çetelerin çoğu onlara bağlıydı ve muhaliflere karşı oldukça acımasız davrandıkları için hükümet onlara ses çıkartmıyordu. Yine de bölgedeki dengeyi korumak için muhaliflere yardım gönderdikleri bile olmuştu. Mevsim’in çevresi bu duruma tepkiliydi ve kendi içlerinde örgütlenmeye başlamışlardı.

“Bu bilgiye nasıl ulaştın peki?”

 “O ne demek?”

“Kötü bir şey ima etmiyorum,” diye düzelttim hemen. “İstihbarat bizi dışlıyor demiştin.”

Mevsim’in gözleri alaycılıkla kısıldı. “Sen yanlış anlamışsın. Biz de hükümetin bir parçasıyız. Aynı menfaati gözetiyoruz.” Sesindeki o cüret edemezler tınısı gayet netti. 

İstihbarat böyle bir bilgiyi onun ailesinden biriyle paylaşmazdı. Öyleyse başka bir kaynaktan öğrenmişti. Bunu bildirmeli miydim? Ama üstlerim Mevsim’den kurtulmamı isterse daha büyük bir çıkmaza girerdim. En son isteyeceğim şey tek gözlü ucubenin başıma bela olmasıydı. Üstelik hükümet değişir ve onun ailesinden biri başa geçerse ucu bana dokunurdu.  

“Hadi gel,” dedim sevecen bir tavırla. “Komutan’ın ailesine taziyelerimizi iletelim.”

Kalabalığın arasından geçerken birkaç önemli ismin bize baktığını hissetsem de oralı olmadım.  Komutan’ın eşi, çocuk yaşta iki oğlu ve büyük kızları bir arada durmuş, gelenleri ufak bir baş selamıyla savuşturuyordu. Sıcağın verdiği bıkkınlık yüzlerine yansımıştı.

Hemen yanlarında beyaz takım elbiseli, sarışın bir adam duruyordu. Takımın içine taktığı mavi kravat beş metre öteden Safir olduğunu haykırıyordu. Başkan ve ailesi bir protokol kuralı olarak baştan aşağıya beyaz giyinirdi. Bu kişi, Başkan’a yakındı muhtemelen ama Üç Aile’den değildi. 

Adımlarımı keyifsizce attığım için Mevsim’in arkasında kalmıştım. O taziyelerini iletirken ben de bir adım gerisindeydim. Sıra bana geldiğinde Mevsim yana doğru çekildi.

Komutan’ın eşi beni görünce bir an duraksadı. Mütemadiyen burnuna götürdüğü mendili indirdi. Bana doğru yaklaştığında tokat atacak sanmıştım. Kendimi buna hazırlamak üzereydim.

“Merhaba, canım…” Gözleri ağlamaktan kızarmıştı.

Şaşırdığım için bir süre duraksadım. “Merhaba…” Sesimi düzeltmek için öksürdüm. “Başınız sağ olsun. Aileyi temsilen ben geldim. Onlar da taziyelerini iletiyorlar.”  

“Seni aileden görüyorlar demek ki.” Gözlerini bana dikmiş; saçıma, kaşıma ve ten rengime dikkat kesilmişti. “Hiç m*vi gibi durmuyorsun.”

“Teşekkürler,” dedim sadece.

Kadın ikinci kez burnunu çekti. Sarışın adam son lafıma küçümseyici bir şekilde gülmüştü. Bakışlarımı ona çevirdiğimde, “Son durum ne peki?” diye sordu. “Borsada dalgalanmalar oldu. Olayın bir an önce çözülmesi gerekiyor.”

Biraz kaba bir şekilde yanıt verdim: “Bana mı soruyorsunuz?”

İkinci kez sırıttı. “Babanızı temsilen geldiğiniz için, evet, dolayı olarak size sorduğumu farz edebilirsiniz.”

Baba kelimesine vurgu yaparak konuşmuştu. Komutan’ın kızı olduğumu biliyordu.

Mevsim elini omzuma koyarak beni susturdu. “Yakında çözülecektir. Deniz Mavisi’nde hiçbir mesele uzun sürmez.”

Nefesim sıklaşmıştı. Ortamın havası beni boğuyordu.

Mevsim elini çekmeyince vücudumu biraz döndürerek ondan kurtuldum. Komutan’ın eşi ve çocukları sözlerime pürdikkat kesilmişti. “Gereken neyse yapılacak,” diye garanti verdim. “Zehirli ağaç tohumunu atmadan biz onu kökünden sökeceğiz. Yoksa türeyip başımıza bela olurlar.”

İkna oldular, hatta hoşlarına bile gitti.

Ailenin başı kalabalıklaşınca Safir heyetindeki adam onlara katılmam için davet etti. Aslında hayır diyecektim ama şu an resmi görevde olduğum protokole uymak zorundaydım. Mevsim basın mensuplarının arasına karışmış, onlarla sohbet ediyordu. Ona uzaktan baktığımda sadece baş selamı vermekle yetindi. 

Sarışın adam, “Buyurun,” dedi eliyle yol göstererek. Heyet için sol tarafta beş sandalye ayrılmıştı. Bunlardan biri Başkan’ın bakan yardımcısı olan kuzeniydi. Onu nadiren de olsa televizyonda görüyordum. Kadın krem rengi bir takım giymiş, kollarına neredeyse gözükmeyen iki beyaz şerit takmıştı. Saçları kabarıktı, alnındaki kırışıklıkları saymazsak elit bir duruşu vardı.

Yanlarına gittiğimde bakan yardımcısı, sağında oturan heyet görevlisinden kalkmasını rica etti. Aramızda mikrosaniyelik bir gerginlik olmuştu. Yerine geçerken hoş jesti için ona teşekkür ettim.

Bakan yardımcısı uzun uzun beni süzdü. “Dilimizi biliyor musun?”

Ortak dilde kibar ama sert bir karşılık verdim. “Biliyorum, hanımefendi.”

Hafiften bozularak, “Tavırlı olmanı anlayabilirim,” dedi. “Annenle küs ayrıldık sayılır. Ancak seninle de hayat boyu küsmek zorunda değiliz. Kabul etmesen de et bizim etimiz, kan bizim kanımız.”  

Cebimden çıkardığım çakmağı ona uzattım. “Barışma niyeti olan biri bunu hediye olarak göndermez bence.”

Bakan yardımcısı çakmağını elinde evirip çevirdi. Heyettekiler de gözlerini çakmağıma dikmişti. “Hoş bir durum değil, haklısın,” dedi geri uzatırken. “İstersen bu konuyla ilgilenebilirim. Aile içindeki huzuru sağlamak Başkan’ın görevi. Ben de onun maiyetindenim.”

“Gerek yok.” Kayıtsızca gülümsediğimde yüz hatları gerildi. “Cehennem ateşi bu. Çakmağa sahip olduğum sürece kimi ve neyi yakacağıma ben karar veririm.”

Kadın diplomatik soğukkanlılığını korudu. “Safir adetleriyle yetişmediğin için bu dediğini mazur görüyorum.”

Kraliyet Mavisi adetlerini bana dikte edemezsiniz.”

“Aile kurallarını tanımayan biri mirasa da ortak olmamalıdır.” 

 Sakinliğimi korudum ve üslubumu bozmadım. “Annemin otoritesini tanıyorum tabii ki.”

Parmağını bana doğru salladı. “Başında baba olmayan bir aile yok olmaya mahkumdur. Bunu iyi bellemen gerekir.”

Şu baba mevzusu Safir’lerin propagandalarından biriydi. Gayrimeşru değildim ama babam erken yaşta vefat ettiği için annemin evliliğini göstermelik buluyorlardı.

Oturduğum yerden kalktım. “Ev üstüne yıkıldıktan sonra babaların otoritesi çocuklarına geçmez bence.”

Bana ters ters baktı. “Barbar gibi davranırsan öyle muamele görürsün.”

“Öyleyse Başkan’a barbarca selamımı iletin.”

Sonra onları işgalcilerin selamıyla selamladım.


[1] Rütbesizler sınıfı, hükümet için çalışan infazcı ekibidir. Bir kısmı doğrudan istihbarata bağlı çalışsa da, çoğunlukla yarı özel kabul edilirler. Hukuken tanınan ayrıcalıklar Anayasa’nın eşitlik ilkesini bozduğu gerekçesiyle eleştirilir.  

[2] O dönemde siyahların “mavi” çocukları evlat edinmesi meşhurdu. Genelde bu çocuklar Deniz Mavisi’nden getirilirdi. Zamanla bu iş bir ticarete dönüştü. Aileler siyahlara verebilmek için çocuklar yetiştirmeye başladı. Evlilik için aracı kurumlar da bu dönemde ortaya çıktı.

[3]İkinci Bölge’de bulunan Katran Karası’nın bir kısmı Yeşil Ülke’de, bir kısmı ise Siyah Ülke’dedir. Kime ait olduğu ise tartışmalıdır.

[4]Dünyada iki ortak dil var. Siyahların siyah dili, nüfusu en kalabalık olan Üçüncü Bölge’nin yerel diliyle oldukça benzer. Mavilerin, mavi dili ise kökenini Deniz Mavisi’nden almış ortak bir dildir. Safir’ler alternatif olarak kendi bölgelerinin dillerini kullanırlar. Bir nevi “saray dili” gibi olmuştur. 

[5] Siyah Ülke’nin kuzeyinden güneyine (Birinci-İkinci ve Üçüncü Bölgelere) uçakla 6 saatlik bir mesafe kat ediliyor. Güneybatı tarafında kalan Deniz Mavisi’yle kuzeydoğudaki Birinci Bölge’yle arasında 4 saatlik bir zaman farkı var. 

***

3. Bölümü Okumak İçin: link

3 Comments

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir