Efendisinden korkmayan onu avlamak istiyordur.

Kraliyet Mavisi

İnsan olmanın gerekli bütün değerlerinden yoksun bir canavarım ben. Çirkin bir yüzüm, bir sürü kolum, bacağım ya da ne bileyim koca koca gözlerim yok belki ama hastalıklı bir zihnim var. Yeterince dikkatli bakarsanız içten çürümekte olduğumu görürsünüz. Tıpkı bu ülke gibi.

Annem, “Kendisi için değerli olanı korumaktan aciz insanlar beş para etmezler,” derdi. Nitekim kendi de koruyabilmiş sayılmazdı.

Zayıfsanız ve benim aksime kan dökecek cesaretiniz yoksa tek yapmanız gereken o başı eğmek ve kesilmemesi umut etmektir. Kendisine uzatılan eli kesmeye cesareti olmayanların karşı çıkmaya da hakkı yoktur. Tüm mesele bundan ibaretti.

Öğlen üç sularında kimselere gözükmeden üst kattaki odalardan birine saklandım. Çok geçmeden yukarı doğru çıkan ayak seslerini duydum ve yarı açık kapıdan süzülerek çalışan kızın karşısında dikildim. Beni görünce o kadar şaşırdı ki az kalsın elindeki tepsiyi düşürecekti. Neyse ki tam zamanında yakalamayı başarmıştım. 

“Affedersiniz,” dedi zoraki bir gülümsemeyle. Sarsıntıdan dolayı kahvenin birazı dökülmüştü. Sorun olmadığını söyledim ve gitmesini işaret ettim. Kız gidince çalışma odasının kapısını çaldım. Birlik Komutan’ı girebileceğimi söyledi ancak elbette beni beklemiyordu. İçeri doğru bir hayalet misali süzüldüm.

Dünden beri bıktırmışlardı belli ki. Saatlerdir odasına kapanmış, masasının üstüne yığılmış bir dolu evrakla uğraşıyordu. Sürekli kaşlarını çatmak olsa gerek alnında dik bir çizgi oluşmuştu.

Başını kaldırıp bana baktı. Kahverengi gözlerine yorgunluk çökmüştü. “Size kahve getirdim,” dedim tatlı bir dille.

Tepsideki kahveyi önüne koyarken, “Eski işini mi özledin yoksa?” diye sordu. Geri çekildim ve sol elimi göğsüme koyarak onu selamladım. Kraliyet Mavisi’ne özgü bir selamdı bu.

“Size hizmet etmek bir şereftir. Ama evlatlığınız olmayı yeğlerim.” 

Yorgun gözlerini ovuşturdu. “Çıkar bakalım ağzındaki baklayı.”

“Özellikle diyecek bir şeyim yok. İşiniz başından aşkın biliyorum ama sohbet ederiz diye umuyordum.” Oturmamı işaret ettiğinde karşısındaki tekli koltuklardan birine kuruldum. “İyisiniz değil mi? Sağlığınızdan endişe ediyorum.”

“İyiyim kızım,” dedi bana uyarak. “Şu rezaletle uğraşıyorum.”  

“Merkez’den nasıl bir müdahale bekliyorlar ki? Dördüncü Bölge bizim sorumluluğumuzda bile değil.”  

“Olağanüstü yetkilerle donatılırsan beklenti de olağanüstü olur.”

“Hakkınız var.” İçgüdüsel olarak sol bileğimdeki dövmeye dokundum. “Ama… hayret şey değil mi? O insancıklar hayatlarında kaç defa isyan etmiştir? Böyle bir şeye şahit olabileceğime inanmazdım.”

Tek kelime etmedi. Sanırım sadede gelmemi bekliyordu. “İzinler iptal mi oldu şimdi?” diye sordum pat diye. 

Birlik Komutan’ı belli belirsiz gülümsedi. “Temmuzda çıkacaktın değil mi?”

“Kalmamı isterseniz yapacak bir şey yok. Emir demiri keser.”   

“Sana burada ihtiyacım yok,” dedi endişemi sezmiş gibi. “Cenazeden sonra gidebilirsin.”

Bu kadar zahmetsiz olmasını beklemiyordum. “Cidden mi?” diye sorduğumda suratıma uzun uzun baktı.

“Yalnız öncesinde ziyaret etmeni istediğim biri var. Dördüncü Bölge’den hemen ayrılma.”

“Anlaşıldı, kıdemlim.”

Kahvesi içmesini beklerken gözüm odadaki eşyalara takıldı. Kütüphanesi, kapının sol tarafına montelenmişti ve sıkıcı politika kitapları dışında kayda değer bir şey yoktu. Hangi kitabın hangi rafta durduğunu ezberleyecek kadar bu odaya girip çıkmıştım. Bunun dışında, Komutan’ın çalışma masası ve sandalyesi, karşılıklı birbirine bakan iki tane tekli koltuk, aralarında alçak, camdan bir sehpa… Sehpanın üstündeki şekerlikte tepeleme doldurulmuş pahalı çikolatalardan vardı ama ikram edilmediği sürece elim gitmezdi.    

“Özledin mi ülkeni?” diye sorduğunda dikkatimi ona verdim.

“Şey…Tabii ki.”

“Kaç yıl oldu? Dokuz mu?”

Bilerek soruyordu. “Yedi yıl kıdemlim.” Başıma bir ağrı saplanmıştı. Parmağımla baş parmağımla işaret parmağım arasındaki noktaya masaj yaptım. “Uzun zaman oldu.”

Elini uzattığında ayağa kalkıp masaya doğru uzandım. Kaba eli, elimi bir ahtapot misali sarmıştı.

“O günler eskide kaldı,” dedi babacan bir tavırla. “Bazen affetmeyi de bilmek gerekir. Kraliyet Mavisi bizim daimi müttefikimiz.”

Senin müttefikin… Siz benim mavi olduğumu unutabilirsiniz. Ama ben sizin kim olduğunuzu hiçbir zaman unutmayacağım.

“Benden yana bir şüpheniz olmasın.” Karnım masanın kenarına çarptığı için hoş bir pozisyonda değildim. Sıkıntıyla oflamamak için kendimi zor tutuyordum.

“Affetmeye niyetin yok mu?” diye üstelediğinde kaşlarım çatılsa da çabucak toparladım.   

“Zamanla belki.”

Bariz bir yalandı ama uzatmadı. “Umarım öyle olur.”

Geri çekilince yüz ifademi toparlayıp gülümsedim. Çıkmadan önce bu defa bir rütbesiz gibi selamladım. İşaret parmağıyla orta parmağın birleştiği yarım bir asker selamıydı. Askerlerin hükümet infazcılarıyla alay etmek için uydurdukları bu hareket zamanla bizim tarafımızdan kabul görmüştü.

Odama geçmeden önce mutfaktakilere akşam yemeğine katılamayacağımı ilettim. Sanırım hasta olduğumu düşünmüşlerdi. Komutan’ın eşi nasıl olduğumu sormak için odama geldi. Fazla konuşkan bir kadın değildi ama kendi çocuğu gibi ilgilenirdi benimle. İyi olduğumu söylediğimde gülümseyip başımı okşadı. Yetişkinlerin başımı okşaması çocukluğumdan beri sevdiğim bir şeydi. 

Aileye besleme olarak verildiğimde on iki yaşındaydım. O zamanlar tek görevim evdekilere kahve getir götürlüğü yapmaktı. Zaten bundan fazlasını yapabilecek gücüm yoktu. Komutan’ın çocukları zamanla farklı bölgelere dağılmıştı. Hepsi özünde iyi insanlardı (en azından bana karşı) ama aramızda ailevi bir yakınlık oluşmamıştı.   

Beslemeden evlatlığa geçişim çok hızlı olmamıştı. Rütbesizler birliğinde katıldığımda beni gözlemleyip sonrasında jest olarak evlatlık edinmişlerdi. Siyahların gözünde hasta bir çocuktan, mavi asıllı bir infazcıya yükseltmiştim. Bu yüzden minnettar kaldım ve minnettarlığımı her fırsatta dile getirmeyi ihmal etmedim.  

Gecenin bir vakti çağrıldığımda gözümü tavana dikmiş yarını planlıyordum. Yani zihnim kısmen açık sayılırdı. Genelde gizli kapaklı işler çevirdiğinde talimatları bana doğrudan verirdi. Zaten oldum olası mavi kimliğim yüzünden nerede rezil bir iş varsa bana yaptırırlardı. 

Siyah çetelerle (bunlara aşırı sağcılar da diyoruz.) görüşüp yeşillere yapılan sistematik saldırıları örtbas ederdim. Saklayamayacağım kadar açık bir saldırıysa kendi üstüme alarak halkın bana karşı nefretini perçinlerdim. Gerçi saldırı abes bir laf. Siyahlar saldırı demiyorsa, saldırı değildir.

Savaş kurallarına uymak (böyle bir kurallar listesi de yoktu zaten) âdetim değildi. Arkamdan “mavilerin bile en aşağısı” diyerek hakaret ettiklerini zannedenler, m*vinin başlı başına bir hakaret olduğundan bihaberdi.

Masa lambasının ışığı odayı zar zor aydınlatıyordu. Komutan talimatları iyice anladığımdan emin olmak için tekrar tekrar üzerinden geçti. Görünüşte o kadar kirli bir iş değildi ama ahlaki olarak sakıncalı bulunabilirdi.  

Karanlık yüzünü örttüğü için tam olarak ne hissettiğini çözemiyordum. Sakin ve ihtiyatlı davranacağıma dair söz verdikten sonra vedalaşmak için sarıldım.  Sabah gün doğmadan ayrılacaktım ve muhtemelen uzunca bir süre görüşmeyecektik.

“Ne getireyim size memleketimden?” Ciddi konular konuşmasak sonuna “toprağımız dışında” diye ekleme yapardım.

***

Siyahların demiryolu karınca yuvası gibi ülkenin dört bir yanına dağılıyordu. Üçüncü Bölge’den Dördüncü Bölge’ye geçişimiz için bir araç hazırlatmışlardı. İşgalden sonra sınır kapısı kaldırılsa da iki tarafta da şehirleşme olmadığından hala iki farklı bölge gibiydiler.

Birlikten bir kızıl araçtan inerek beni karşıladı. Kısa ve soğuk bir selamlaşmadan sonra arka kapıyı açıp içeridekilere hızlıca bir göz attım. Aşina olduğum yüzlerdi çoğunlukla. 

“Seni tanımıyorum,” diye seslendim en arkada oturan kıza. “İsmini bahşeder misin?”

Onunla konuştuğum için müthiş rahatsız olmuştu. “Laçin, kıdemlim,” dedi çekingen bir tavırla. “Yeni mezunlardanım.”

İkinci Bölge’nin kaba denebilecek sert, vurgulu aksanıyla konuşuyordu. Onu biraz süzdükten sonra yanına geçmek için müsaade istedim. Kızıllardan biri ön taraftaki demirliğe vurdu. “Gidebiliriz.”

Rütbesizler sınıfında çok sevilmezdim. Birçok sebepten olabilirdi. Etnik kökenimden, birlik başkanının manevi kızı olduğumdan, torpille eğitim kampına girdiğimden veya kişiliğimden. İkinci Bölge’deki siyah üstünlükçü grup başıma ödül bile koymuştu. Bir gün dünya üzerindeki herkesin bana karşı birleşeceğine inanıyordum ki o kadar uzak bir gelecek sayılmazdı bu.

Denklerimden biri, başını bana doğru çevirdi. Çatık kaşlı, huysuz bir tipti, teni kavruk olması bir yana saçları ve gözleri de siyaha çaldığı için hafızamda yer edinmişti. Her ne kadar öyle gözükmese de çalışılması kolay biriydi.

Selam verdiğimde çatık kaşlı oğlan sadece başını sallamakla yetindi. Yanında oturan kızı dürtüp (o da pek huysuzdu) hakkımda bir şeyler söyledi. Kız arkasını döndüğünde yüzünü dikkatle inceledim. Onunla resmen bir tanışıklığımız yoktu. Uzaktan gözle selam verirdi ama asla gülümsememe karşılık verecek kadar ileri gitmezdi. Üçüncü Bölge’de görev yaptığını biliyordum. Dış görünüş olarak öyle çekici bir yanı yoktu. Çıkık elmacık kemiklerinden tanıyabilirdim ancak. Suya sabuna dokunmadan yaşayan üstünlükçü tiplerdendi.

İkisi de bayık tiplerdi ve onlara sataşsam bile beni eğlendirmezlerdi. Taş çatlasa on altısında olan küçük astıma döndüm. Başını pencereye doğru yaslamış, kendini benden saklamak için olabildiğince küçülüyordu. “Bu kadar heyecanlanma.” Omzuna dokunduğumda öyle bir irkildi ki geri çekilmek zorunda kaldım.

“İlk görev yerim… Onun için biraz…” Kısa, titrek bir nefes aldı. “Sizinki neresiydi?”

“Katran Karası.”

Gözleri fal taşı gibi açıldı. “Ya!”

“O taraflardan değilsin anladığım kadarıyla.”

“Kuzeyde büyüdüm kıdemlim. Sadece sıkıntılı bir şehir olduğunu biliyorum.” 

“Evet, sıkıntılı… Çömezler birkaç aydan fazla dayanamıyor. Üstelik ölmelerinin sebebi aşırı sağcılar, devrimciler değil.”

“Nasıl yani?” diye sordu hayretle.

“Görev yaptığın bölgenin boyalı kuşu olmaman gerekir. Yoksa seni tehdit olarak algılayıp yok etmek isterler.”

Tavsiyem aklına yatmış olacak ki sadece teşekkür etti.

“Mevsim’le alakalı bazı tevatürler kulağıma çalındı,” dedim ön tarafa. “Dördüncü Bölge’ye atanacakmış diye duydum. Tevekkeli değil ta oralardan buralara geldi.”

“Altında bir şey arama!” dedi oğlan, arkasını dönerek. “Senin gibi o da cenazeye katılacak.”  

“Peki.” Bir şey dememi ya da tepki verip dökülmemi bekliyordu ama ona istediğini vermedim.

Sabırsızca, “Kalıcı mıymış?” diye sordu. “Kimden duydun?”

Güldüm. “Sağdan, soldan işte. Ne yapacaksın? Güvenlik önlemlerini artıracaklarmış. Bana kalırsa fuzuli bir mesele. Gereğinden fazla büyüdü.”

Üçüncü Bölge’den gelen kız bir hışımla döndü. “Fuzuli mi?”

“Devrimcilerin yönlendirmesiyle coşan bir grup mavi sadece,” dedim yumuşak bir tavırla. “İyi cesaret, hakkını veriyorum ama devamı gelmeden çil yavrusu gibi dağılacaklardır.”

“Biz onlara devrimci demiyoruz,” dedi üstüne basa basa. “Az önce de dedin.”  

“İşgale direnmek yaratılışlarında yok. Bunu anlatmaya çalışıyorum.”  

Sinirlenerek, “İşgal de demiyoruz,” dedi. “İnadına mı söylüyorsun?”

“Bana göre işgal oluyor. Sen dersen hoş olmaz.”

Dişlerini sıka sıka, “Bana bak,” dedi. “Senin astın değilim ben! Babana güvenip bana posta koymaya çalışma sakın!”

“Kötü bir şey demedim ki! Şu yaptığınız düpedüz ırkçılık.” Oğlan kızın kulağına eğilip birkaç şey söyledi. Kız bana sinirli bir bakış atsa da tekrardan önüne döndü.

Ortamdaki sessizlik hoşuma gitmediği için tekrardan Laçin’e döndüm. “Sana bir hikaye anlatacağım. İyi dinle bak. Senin gibi eğitim kampından yeni mezun olmuştum. İşlek caddelerden birinde gezerken muhalif bir kız önümü kesti. Hukuk son sınıf öğrencisiymiş. Sokaktakilere gazete dağıtıyordu. Sanırım yarasına bakılmadığı için cezaevinde ölen bir hükümlü hakkındaydı. “Hukuk herkese lazım,” dedi o zaman. “Biz karşımızdakini neyle suçluyorsak tam olarak onunla aynı şeyi yapıyoruz. Saygı göstermeden saygı bekliyoruz. İki taraf da kusur kapatıyor. Bu adam daha önce bir kıza saldırmış. Hal böyle olunca iyi ki ölmüş diyebiliriz. Ama ya masumsa? Zaten adil olmak bu tarz durumlarda dahi hukuku gözetmek değil midir?

Ben öyle düşünmüyordum. Bana göre kimin gerçekten masum olduğu önemli değildi. Suçluyu serbest bırakmaktansa mağduru cezalandırmayı tercih ederdim. Kız sözlerimi sümenaltı ederek, “İnsan hakları hepimize lazım,” diye karşılık verdi. “Toplumca o kadar bölündük ki önemli konularda dahi birleşemiyoruz. Suçlu ya da değil. Bizden olmayanın ölmesini istiyoruz. Ve bence bu korkunç bir şey.” 

Üçüncü Bölge’den gelen kız sözümü kesti. “Umarım bu dediklerin bir yere bağlanır. Çünkü muhalifler gibi konuşuyorsun.”

“Sözümü kesme.” Laçin’e anlatıyordum ama diğerleri de pürdikkat kesilmişti. “Kız gündüz vakti, hem de öyle işlek bir caddede gazete dağıtabiliyor. Onu korkutup kaçırsam bir daha dağıtamaz sanıyorum. Ama kimliğimi açıkladığımda bile geri adım atmadı. Suratıma neler dediğine inanamazsın… Siyasilerin tuttuğu kiralık katillermişiz. Yol yakınken devrimcilerin safına katılmam için beni kibarca davet etti.”

Laçin şaşırdı. “Siz ne yaptınız?”

“Aynı kibarlıkta reddettim. Ve o zaman gözlerinden birini çıkardığım için (tüm dünya onu devrimcilerin muhteşem lideri olarak tanımlasa da) şimdilerde aptal bir göz bandıyla geziyor.”

Üçüncü Bölge’den gelen kız arkasını döndü. “Sana Kızıl Katil lakabını da o takmamış mıydı?” diye sordu sırıtarak.

“Acıdan bayılmayacak kadar güçlü bir iradesi vardı. Kanayan gözünü tuttu ve dizlerinin üstünden kalkarak tüm nefretiyle bağırdı. Önce hükümeti devireceğini, sonra başımı o direğe dikeceğini söyledi. Onu hayatta bırakmaya işte o zaman karar verdim.”

Laçin hikayemi ilgiyle dinliyordu. “Neden ki?”

“Birçok insan beni öldürmek istiyor. Ama o kız beni yargılamak istedi. Gözünü çıkartmasaydım belki hukuk fakültesine devam edecekti. Değersiz hayatında radarımıza girmeden yaşayacaktı. Ama ben onu olaya dahil etmiş oldum. Dördüncü Bölge’deki olay da mutlaka tekrarlayacak. İkincisini engellersek üçüncüsü için kendileri bile zahmet etmez.”

Laçin, “Anladım,” dedi sadece. Diğerlerinin de aklına yatmıştı.

Sigara molası için durduğumuzda kendimi dışarı attım. Dördüncü Bölge’nin sınırlarına çoktan girmiştik. Kuzey tarafı balta girmemiş, sık ormanlarla çevriliydi. Bölgenin yüzde otuzluk bir kısmını oluşturan bu ormanlarda yaşam yoktu. Nüfus deniz iklimi dolayısıyla iç kesimlere ve güney tarafına dağılmıştı. Nemli ve sıcak bir havası vardı.

Sigaranın izmaritini attıktan sonra cebimden çıkardığım kumaş mendille alnımı sildim. Güneşli havaları oldum olası severdim.

Yolun kalanı nispeten sessiz geçmişti. Çantama attığım gazete kupürlerini karıştırıyordum. Muhalif gazetecilerin sesi kesildiğinden beri ülke genelinde bir sükûnet hâkimdi. Zaten felaket haberlerini hiç sevmezdim. Lacivert’te de gösterilmezdi. Kraliyet Mavisi medyadan tutun hemen her alanda tekelleştiği için karşısına çıkabilecek bir alternatifi yoktu. Serbest ekonomi işte.

İndiğimde deniz havası suratıma çarptı. Biraz mayışmıştım, bacaklarımı esnettim ve üstümdeki miskinlikten kurtulmaya çalıştım. Üzerimi değiştirmek istesem de (nemden yapış yapıştım) buradan doğruca cenaze törenine geçecektik. Gayri resmi üniformamı kuşanmıştım. Sadece törende giydiğim kızıl üniformam iki yıldızlı olduğu için kollarıma ve bacaklarıma ikişer tane siyah şerit bağlamıştım. Belime kuşandığım silah ve üniformamdaki siyah düğmelerle şeritler beni olduğumdan insancıl göstermese de bu ülkenin bir savaşçısı gibi gösterdiği kesindi. Ama bu doğru değildi elbette. Rütbeliler bile bir askerin sahip olması gereken niteliklerden yoksun olduğumuzu ve askerlik şerifini kirlettiğimizi dile getirirdi.  

Mevsim her birimizi teker teker selamladı.  Devrimci Katili. Arbaleti de onun ayrılmaz bir parçasıydı. Yeşil ve siyah motifli, bir aile yadigarıydı. Yay kısmında yeşillerin dilinde  “yaşasın ezeli ve ebedi savaş” yazıyormuş ama bir defasında ağzından “savunma değilse saldırıdır” tarzında bir şey yazdığını kaçırmıştı. Okları eksikti ama zaten gösteriş olsun diye takınıyordu. Bazen muhaliflerin üzerinde kullandığına dair tevatür dolaşsa da bizzat şahit olmamıştım.

Bana doğru yaklaştığında elimi sıkacak sandım. Bir anda kollarını boynuma dolayarak beni gafil avladı. “Nasılsın görüşmeyeli?” dedi sevecen bir şekilde sokularak. “Dördüncü Bölge anlattıkları kadar güzelmiş.” Tepkimi ölçmek için gözlerimin içine içine bakıyordu.

Gülümsedim. “İnsanın ömrünü uzatır.”

Yürürken koluma girdi. Diğerleri tek kelime etmeden arkamızdan takip ediyordu. Kraliyet Mavisi’nin yoğunlukta olduğu mahallelerden birindeydik. Tek katlı müstakil evler, birbiri ardına dizilmiş ve çitler yardımıyla eşit olarak bölünmüştü. Bahçelerinde üst sınıfın bir göstergesi olan beyaz güller ekilmişti. Bayrak asmalarına bile izin vermişlerdi.

Merkez’deki kabristan askerler tarafından kapatılmıştı. Basının kayıt almasına izin verseler de hepsi aşina olduğum yüzlerdi. Hatta, birkaçıyla içeri girmeden önce selamlaştık. Öğle sıcağında, gölgesiz bir alanda saatlerce bekletilmek yeterince işkence değilmiş gibi bir de ağlayıp sızlanan kalabalığı izlemek zorunda bırakılmıştım.

Mevsim sakince olup biteni izliyormuş gibi gözükse de onun da sıkılıp bunaldığını ha bire kolunu koluma değdirmesinden anlıyordum. “Ne zaman bitecek bu curcuna?” diye sordu kulağıma doğru eğilerek.

İstemsizce kıkırdadığımda komutanın oğullarından biriyle göz göze geldik. Sanki bunu bekliyormuş gibi kalabalığı yararak yanıma geldi. Şahsen bir tanışıklığımız yoktu. İri yarı denebilirdi ama boyu benden en fazla bir karış uzundu. Tam karşımda durduğunda bana kızacak veya okkalı bir tokat atacak sandım ama beklediğim tepkiyi vermedi.

Kızıl Katil dedikleri sen misin?”

“Evet,” dedim dostça bir selamlamayla. “Başınız sağ olsun öncelikle. Umarım bir daha böyle korkunç bir olayla karşılaşmayız.”

Sahte kibarlığıma karşılık vermedi. “Daha buralarda mısın?”

“Birkaç gün… Ya da hafta. Belli değil henüz.” Şüpheci bir bakış attım. “Neden soruyorsunuz?”

“Senden bir ricamız olacak.” Komutan’ın diğer çocukları birkaç metre ilerde gözlerini ayırmadan bizim olduğumuz tarafa bakıyordu. Halleri tavırları aynıydı. Yaşaran gözlerine, kıpkırmızı suratlarına rağmen öfkelilerdi. Oğlan gelmelerini işaret ettiğinde az biraz durumu kavramıştım aslında.

Hepsi toplaştığında ağabeyleri tekrardan konuştu. “Babamızın katilini senin bulmanı rica ediyoruz.” Diğerleri yalnızca kafa salladı. Belli ki ağız birliği ediyorlardı. “KİT sağlam bir istihbarat elde etmiş. Yakalanması an meselesi.”   

“O zaman neden benden rica ediyorsunuz?”

“Senin halkının pisliği,” dedi kaşlarını çatarak. “Senin temizlemen gerekir.”

“Yine de neden benden istediğinizi anlamadım.”

“Nesini anlamadın?” diye yükseldi, oğlanlardan biri. Ağabeyi sessiz olmasını işaret etti. Diğerleri de konuşmaması için onu iteklediler.

“Dediğim gibi senin halkının pisliği.” Sabrını test etmek için sessiz kaldığımda tekrar konuştu. “Yapacak mısın?”

“Tabii ki,” dedim tatlı bir dille. “Ama bana borçlu kalırsınız.”  

Birbirlerine kuşkuyla baktılar. “Ne istiyorsun karşılığında?”

“Şimdilik onu dert etmeyin. Zamanı geldiğinde ben sizden alacağımı alırım.”

Teşekkür ettikten sonra öyle hızlı uzaklaştılar ki bu hallerine gülmemek elde değildi. Mevsim bir kenarda sessizce bekliyordu.

“Bana teklif etmelerine bozuldun mu?”  

“Hayır, aksine…” dedi küçümseyici bir tavırla. “Mavilerin birbirini öldürmesi hoşuma gidiyor. Ele avuca sığmıyorsunuz.”

Cenazeden sonra Meydan’da turlamaya karar verdim. Sokağa çıkma yasağından ötürü etrafta kimse yoktu. Yine de kargaşanın artıkları duruyordu.  

Heykelin önündeki banklardan birine oturduğumda yere saçılmış gazeteler dikkatimi çekti. Birini alıp inceledikten sonra katlayıp cebime koydum.

Özgürlüğün rengi, Deniz Mavisi.

***

Kızıl Gökler Evreninde Kullanılan Terimler ve Anlamları: https://www.ilkimbaldankesgin.com/2025/05/29/kizil-gokler-evreninde-kullanilan-terimler-ve-anlamlari/

Kızıl Gökler Evreninde Geçmişten Günümüze Tarihsel Gelişmeler: https://www.ilkimbaldankesgin.com/category/kizil-gokler-hakkinda-her-sey/

Kızıl Gökler Evreninin Haritası ve Kıtaları: Coğrafi Bilgiler: https://www.ilkimbaldankesgin.com/2025/05/29/kizil-gokler/