Kızıl Gökler – 6. Bölüm

Gurbete giden kuşlar, kavuşamayan âşıklar, asla bir araya gelmeyecek aileler… Yaz güneşi üstümüze düşüyordu. Havada keskin bir kan kokusu vardı. Biri elimi sıkıca kavramış, karanlığın içine sürüklüyordu. Aceleci davrandığından terliklerimden biri ayağımdan çıkmıştı. Başımı çevirip arkama baktığımda yalnızca ölüleri görüyordum. Küller havada uçuşuyordu. Her yer yanmıştı ve artık hiçbir yere ait değildim. Annem bin bir köküyle kendi toprağına tutunmuş, bense o toprakta filizlenememiştim.

Öğle arasında Lacivert bir ailenin işlettiği lokantadaydım. Klima yerine vantilatör koymuşlardı. Ağzım kuruduğu için güçlükle yutkundum. Radyonun sesi açıktı ama uğultunun arasında güçlükle duyuluyordu. Gündüz vakti olmasına rağmen acıklı bir türkü çalıyordu. Temposu hafif ve durağandı. Bir tek ben eşlik ediyordum. O da mırıldanarak değil, tek dizimi sabırsızca titreterek.

Lokantayı baba ve dört oğlu işletiyordu. En büyüğü yirmilerinde, en küçüğü ise on yaşlarındaydı. Babaanneleri olduğunu tahmin ettiğim yaşlı kadın kenarda oturmuş geleni geçeni seyrediyordu. Bir ara gözleri bana kilitlense de kısacık bir andı. Sonrasında hemen başını çevirmişti. Yemekleri baba ve büyük oğulları hallediyordu. En küçük olansa garsonluk yapıyordu.

Yerel bir lokanta olsa da her türden insan vardı. Öğle arasına denk geldiğim için memurları, işçileri ve liseli çocukları seçebiliyordum. Ortada kalmıştım ve sağdan soldan karışan sesler yüzünden bir türlü kafamı toparlayamıyordum.

Soldaki duvara Komutan’ın fotoğrafını asmışlardı. Sanki atalarıydı. Ölümünden dokuz yıl sonra bile Lacivert’lerin yasını tutmasına hayret ediyordum. Siyahların ülkesinde ne olursam olayım kendi halkımın gözünde Komutan’ın kızıydım. Anneme yöneltilen sevginin ve nefretin odağıydım.

Panik atağım tekrardan nüksetmesin diye derin bir nefes aldım. Tekrardan başımı çevirince bu defa herkes gibi siyasi bir figür görmeye çalıştım. Komutan’ın otuzlu yaşlardaki yaygın bir fotoğrafıydı. Kumral saçları, buz mavisi gözleri ve beyaz teniyle tipik bir Safir’di. Hatta Safir’ler arasında bile kanı karışmamıştı.

Peçeteyle alnımı silerek, “Sıcakmış,” dedim gülerek. “Özellikle mi seçtin burayı?”

Sevimli olmaya çalışıyordum ama Evrim’in suratı mahkeme duvarından halliceydi. “Arada geliyorum. Sen de seversin diye düşünmüştüm.”

Gerginliğimi sezmişti demek ki. “Sevdim. Teşekkürler.”

Bacağım hala titriyordu. Elimi dizime koydum ve titremeyi kesene kadar kıpırdamadım. Yemek kokusu beni boğuyordu. Üstümüze uçuşan karasinekleri kovalarken iştahımı kaybetmek üzereydim. Zaten günlerdir protein barlarıyla besleniyordum. Lacivert lokantasına yemek yeme düşüncesi bile beni strese sokuyordu.  

Evrim’in amacı her neyse onun yanında mahcup hissettiğimin farkındaydı.  

Garson çocuk siparişlerimizi almak için geldiğinde ondan radyonun sesini kısmasını rica ettim. Çocuk şaşırdı çünkü gürültünün arasında radyonun sesi duyulmuyordu bile. Üstelediğimde babasıyla konuşmak için mutfağa gitti ve nihayet ağaçkakan gibi kafamı didikleyen ses kesildi.

Porsiyonları yarım olacak şekilde mücver, yaprak sarması ve peynirli börek söyledim. Hepsinin tadına bakarak zihnimi kandırabileceğimi umuyordum. Ne var ki elim çatala bir türlü gitmiyordu. Tek bir lokma bile yiyememiştim. Yüzüm düşmesin diye kendimi gülümsemeye zorladım. Tüm bu baskı vücudumun kasılmasına sebep olmuştu.  

Evrim’in ifadesi yumuşadı. “Hala yemiyorsun sanırım.” Sonra ekmeğin kenarını ayırarak içini bana uzattı. “Aç kaldığındandır. Biraz ye de mideni bastırsın.”

Bozuntuya vermeden ekmeği ağzıma attım. “Neden benimle görüşmek istedin?” diye sordum çiğnerken.

“Seni özlediğim için.”

Sudan birkaç yudum aldım. “Bayramlarda arasaydın o zaman.”

Alaycı tavrımın altındaki öfkeyi hissetmişti. “Kusura bakma,” dedi alttan alarak. “Seninle ilgili değil.”

“Pekâlâ. Evrim.” Ona soğuk bir bakış attım.  “Ben de seni özledim. Ama numaradan değil.”

“Artık abla demiyor musun?”

“İstersen diyebilirim.”

“Gerek yok.” Sıkıntıyla iç geçirdi. “Burada kalıcı değilsin herhalde.”

“Yakında gidiyorum,” dedim sevecen bir tavırla. “Uzun bir tatile çıkacağım ve döndüğümde hayattaysan başka şeyler konuşuruz belki.”   

Gerildi. “Ne demek bu?”

“Bir şey demek değil. Yalnızca temenni.” Garson çocuğa el ederek iki çay getirmesini istedim. “Sana ilginç bir bilgi…” dedim ona dönerek. “Turkuaz’da çay yemekten önce gelir. Limonlu ve açıktır. Koyu Mavi’de ise her zaman yemekten sonra gelir. Demli ve simsiyahtır. Bana kalırsa, çayın iyisi her zaman içilebilir. Yemekle bile.”

Evrim ters bir bakış attı. “Ben kola içmeyi tercih ediyorum.”

Garson çocuk çaylarımızı getirdiğinde kalanları paket yapmasını istedim. Masayı sildi ve bize kolonya ikram etti. Ağabeylerinden biri kasada duruyordu. Onun da saçları ve kaşları kapkaraydı.  

Çocuğa cömert bir bahşiş verdiğimde, “Bu arada abla,” dedi tereddüt ederek. “Komutan’a çok benziyorsun.”  

Ne tepki vereceğimi kestiremediği için yüzüme bakıyordu. “Şey…” Başımı fotoğrafa doğru çevirdim. “Sanırım… Biraz benziyoruz.”

Hesap fişini masamıza bıraktıktan sonra gitti. Evrim’le baş başa kaldığımızda aramızda soğuk rüzgârlar esiyordu. “Artık sadede gelelim,” dedim tatlı bir dille. “Sana nasıl yardımcı olabilirim?”

Numaradan kibarlık yapmayı bıraktı. “Muhaliflerin ifşa listesi elime ulaştı.”

“Ve?”

“Görevi rütbesizlere devretmek zorunda kaldım. Neler olup bittiğini merak ediyorum.”  

Cilveli kızlar gibi kıkırdadım. “Rütbesizlerin en kıdemlisi baban… Ama bana soruyorsun.”   

 “Uzatma,” dedi kesin bir dille. “İnsan gibi soruyorum.”

“Öyle olsun.” Bakışlarım lokantada dolaştı. “Maviler arasında bir istihbaratçımız var. Bilgi doğrudan ondan geliyor.”

Ona bakmam için kolumdan dürttü. “Kim olduğunu biliyor musun?”

“Yalnızca siyah uyruklu olduğunu biliyorum. Yerlilerin dilini ana dili gibi sökmüş. Biraz garip bir durum gerçi. İçlerine bu denli girmişken hala onlardan nefret edebiliyor.”

Evrim sabırsızca kıpırdandı. “Kişilik analizini boş ver de yaşı ve cinsiyeti ne onu söyle. Nasıl gözüküyor?”

Onun aksine sesimi ölçülü tuttum. “Şahsen tanışmadım. Ne desem yalan olur.”   

“Özellikle bana mı söylemiyorsun?”

Öfkeden kanı kaynıyordu ama kazara bile olsa bu bilgiyi onunla paylaşmazdım. Elimi kalbime koyarak, “Safir gözüm kör olsun,[1]diye yemin ettim. “Sadece bildiklerimi anlatıyorum.”

“Beni de ifşa etti değil mi?”

Sesimi alçalttım. “Bu kadar açık konuşmayalım. Senin adını vermeyecek.”

“Nereden biliyorsun?”

“Verirse ağzını bir tarafına dikerim. O da bunu biliyor.” 

Kaşlarını çattı. “Yani kim olduğunu biliyorsun.”

“Şahsen tanışmadım demiştim. Yüzü görmedim.” Bir şey daha soracaktı ama parmağımla sessiz olmasını işaret ettim. “Sana yeterince kıyak geçtiğimi düşünüyorum.”  

Evrim hesap fişini kaptığı gibi ayaklandı. Kasaya doğru yürürken ben de arkasından takip ettim. Kasadaki oğlan takriben benim yaşlarımdaydı ve suratıma dik dik baktığı için aramızda gereksiz bir elektrik olmuştu. Neden baktığını biliyordum ve daha ağzını açmadan canımı sıkmayı becermişti.

 “Komutan’a…” diye lafa girdiğinde çabucak sözünü kestim.

“Ben Kraliyet Mavisi değilim.”

Lokantadan çıktığımda sıcağa rağmen temiz hava alabilmiştim. Evrim’le yan yana yürüyorduk ama benimle takılmayı aşağılık bir hareket olarak görüyor olmalıydı ki aramıza biraz mesafe açmıştı.

Çantamı karıştırıp sigara paketini buldum. Ellerim titriyordu ve biraz sakinleşmeye ihtiyacım vardı. Stresten çakmağı yakamadığımda Evrim imdadıma yetişti. Yine kibarcık abla rolünü oynuyordu. Bana karşı olan endişeli bakışları sahici olmasa da sahici olmaya yakındı. Derinlerde bir yerlerde onun kurtardığı çocuktum. Annemin katilini öldüreceğine dair söz vermişti. Şimdi de Lacivert’te ne halt edeceğimi sorguluyordu. İyi bir asker olmanın ötesinde iyi de bir insandı.  

İşin aslı ben de endişeliydim. Kendime güvenmiyordum ve bir şekilde aklımı kaybetmekten ödüm kopuyordu. Ama kimsenin bunu bilmesine gerek yoktu.

***

Turkuaz’a ulaşmanın en zahmetsiz yolu gemiyle seyahat etmekti. Kıtalar yakındı ama güvenlik sebebiyle gemiler güneydeki Koyu Mavi’ye değil, batıdan dolaşıp yarım bir ay çizerek kuzeydeki Turkuaz’a demir atıyorlardı. Lacivert’teki iç savaş fiilen sona ermiş değildi. Turistler genelde Turkuaz dışına çıkmaktan imtina ederlerdi. Terk edilmiş mahallelere girmediğiniz sürece güvenli bir şehirdi. Kraliyet Mavisi’nin gözde tatil yerlerindendi.

Annemin zamanında yazın halk konserleri veriliyordu. Hala devam ediyorsa da yerel halk için verilmediğine emindim. Kalabalığın arasına karışınca kimin yerli kimin turist olduğu hemen anlaşılıyordu.  Lacivert’lerin yüzündeki mutsuzluk bulaşıcı bir hastalık gibi kendi içinde yayılıyordu.

Bunları düşünmek bile işkenceydi. Göğsüm daralıyordu ve kendimi defalarca aynı kişi tarafından yakalanırken buluyordum. Saçlarımı koyu kahveye boyatsam nasıl olurdu? Kuaförün önünden geçerken camdan kendime baktım. Nemden saçlarım kabarmış, gündüz sürdüğüm rimel gözaltlarımı karartmıştı. Yansımamı bir an için tanıyamadım bile.

Birbiri ardına dükkânlardan geçtim ama hiçbirinde durup soluklanmadım. Omzumun üstünden ne zaman baksam heykel tam merkezde durmuş bana göz kırpıyordu. Güneş başımın tepesini kızartmıştı ve asla sakinleşemiyordum.   

Nasıl olduysa kendimi Çivit Mavisi’nin önünde buldum. Kafamı kurcalayan şeyler vardı. Ani yapılan arama ve dolabımdan çıkan gazeteler… Belli ki biri ihbar etmişti. Ya devrimci olduğumdan şüphelenmişti ya da tam aksine görevimi baltalamaya çalışmıştı. İki türlü de işten erken ayrılmak zorunda kalmıştım.  

Mekânın serinliği zihnimi tazelemişti. Giderayak ufak bir araştırmanın zararı olmazdı. Hiç değilse akşama kadar kendimi yiyip bitirmezdim. Hafta içi olmasından ötürü pub tenhaydı.

Melis masaları siliyordu. Dostça bir tavır takınarak yanına yaklaştığımda elindeki bezi bıraktı. “Neden geldin?”

Öfkeli olabilirdi ama beni bu şekilde karşılamasını beklemiyordum. “Affedersin,” dedim bozuntuya vermeden. “Seni incitecek bir şey yaptığımı sanmıyorum.”

“İspiyoncuları kimse sevmez.”

Şimdi kafama dank etmişti! Beni alelade bir yalaka sanıyordu. İstemsizce güldüğümde kaşları daha çok çatıldı.  “Her neyse…” dedim geçiştirerek. “Sence askerler neden bir anda arama yaptılar?”

Cevap vermeye hevesli olmasa da sorumu askıda bırakmadı. “Bilmiyorum ama iyi ki yaptılar. Senin de rengini görmüş olduk. Kim bilir ne planlıyordun?”

Elimi göğsüme koydum. “Kalbimi kırıyorsun.” Bakışlarımla üstüne baskı kurduğumda gerildi. Bir eliyle masaya tutunuyordu. “O gün neler olduğunu anlatsana.”

Sert davranmaya çalışsa da yumuşak başlı ve ürkek bir kızdı. “Rüyanda görürsün!” diye itiraz etti. “Sana yardımcı olmayacağım.”  

Ani bir hareketle bileğinden yakaladığımda ödü koptu. Hemen kendini geri çekti. “İnsan gibi soruyorum. Sorularıma düzgün cevap ver.”

Yeterince baskı kurmuştum. Başına bir iş gelecek diye telaşlandı. “Bilmiyorum. Gelir gelmez arama yapacaklarını söylediler. Dolapların hepsine baktılar. Bir şey arıyormuş gibilerdi.”

“Aranızda gerçekten muhalif olabilir. Gazeteleri bulunca odakları şaşmıştır.”

“Hayır,” dedi anında. “Yok!”

Gözlerimi kıstım ve dudaklarıma alaycı bir tebessüm yerleştirdim. “Nereden bileceksin? Yoksa tüm muhalifleri tanıyor musun?”

Panikle, “Onu kastetmedim,” diye kekeledi. “Üstümü kesip durma. Hiçbir şey bilmiyorum.”              

Yeterince korkmuştu. Daha fazla iğneyle dürtmeye gerek yoktu. Zaten dilim damağım da kurumuştu. Fazla uzatmadan sıradan bir müşteri gibi bar tarafına geçtim ve soğuk bir kahve sipariş ettim. Kremşantili, şuruplu, ağzına kadar buz dolu… Akşama daha saatler vardı.

İlk kahvem çabuk bitince ikincisinde biraz oyalandım. Buzlar eridikçe kahvenin tadını bozuyordu. Renginin ağarmasını izlerken dalıp gidiyordum. Kaba aksanlı patronum tepemde dikilene kadar onu fark etmedim bile.

“Sen hala burada mısın? Çabuk… Defol!” Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Alnını çatmaktan kaşının ortasında düz bir çizgi oluşmuştu. Neden bu kadar hasta hissediyordum? Sıcaktan değildi bu sefer. Panik atağım şiddetli bir şekilde nüksediyordu.

Görüşüm karıncalandı. “Beni kovuyor musun?”

Patronum cevaben her ne dediyse o an kanıksayamadım. Hala tükürür gibi konuşuyordu. Tepemde dikildikçe nefes almakta zorlanıyordum.

Oturduğum yerden sarhoş gibi kalktım. “Kraliyet Mavisi piçi seni…” Beynimde bir pıhtı atmıştı. “Sen kimi nereden kovuyorsun?”

Şaşkınlıktan aklı karışmıştı. Yarısını içtiğim kahve bardağını fırlattım. Gürültüyle yere düştü ve bin parçaya ayrıldı. Uzun zamandır bu kadar tatmin olmuş hissetmemiştim. Pub’takiler bize bakıyordu ama müdahale etmek şöyle dursun bana bir adım bile yaklaşamıyorlardı.

Geri adım attı. “Kızım yanlış anladın…”  

“Sakın üstümde baskı kurmaya çalışma. Burası Mavi Ülke değil.”  

Bir kez daha parçalanan bardağa ve lekeye baktım ve o zaman onu öldürmek için güçlü bir arzu duydum. Bıçağımı çıkardım, hızlı bir hareketle kaburgalarının altına sapladım. Adamcağız sendeledi ve yere düştü. Pub’takiler hala tepkisizdi. Yalnızca ruhen orada bulunan gölgeler gibiydiler. Adını zikretmekten utandığım Deniz Mavisi böyle bir yerdi işte. Sizin hayatınız diğer her şeyin üstündedir. İşte bu yüzden hayatınız değersizdir. 

Eski patronum yere düştüğünde bar sandalyelerinden birini kaldırdım. Ağırdı, iki kolumla birden tutmam gerekmişti. Birden fazla kez başına indirdiğimde her şey kahve bardağının kırılması gibi oldu. Kafası karpuz gibi yayıldı ve ortaya sadece temizlenmesi gereken bir dağınıklık kaldı. Yine de vurmaya devam ettim. Ta ki yeterince ortalık batana kadar…

Kan gölü ayağımın ucuna kadar geldiğinde eğilip parmağımı kırmızıya boyadım. Daha sonra alnımdan yukarı tersten düz bir çizgi çektim. Bu benim ticari markamdı. Bir nevi arkamda bıraktığım izdi. Bardaki herkes meraklı gözlerle izliyordu. Saldırgan bir hayvana hayvanat bahçesinde izlermiş gibi… Tek fark bizi ayıran bir cam olmamasıydı. Yani üstlerine atılıp onları da parçalayabilirdim.

Muhatap sen olmayınca vahşetin kendisi pekâlâ keyiflidir.

Bar sandalyesini eski konumuna getirip üzerine oturdum. Melis ne yanıma yaklaştı ne de görüş hizamdan çıktı. Birkaç defa öğürmesine karşılık tamamen sessizliğe gömülmüştü. Rütbeliler gelene kadar oturduğum yerden kıpırdamadım. Mendil çıkardım ve parmağımı sildim. Hava hafiften kararmaya başlamıştı. Ne yazık ki bu akşamki yolculuğum sabaha ertelenmişti.

Haber kısa sürede yayılınca askerler beni götürmek için aceleci davrandı. Hiç gereği olmamasına rağmen kelepçe takmışlardı. Hoşuma gitmese de itaatkâr davrandım. Beni en yakın soruşturma merkezine götürdüler. Bu süre zarfında araçtaki hiç kimse benimle doğrudan göz teması kurmadı. Merkezde bir masa ve karşılıklı iki sandalyenin olduğu bir odada saatlerce bekledim. Odada saat olmadığı için kalp atışlarımı sayıyordum.

En fazla birkaç saat geçmiş olmalıydı ki kapıya doğru yaklaşan ayak sesleri duydum. Savcı, beraberinde kolluk ve birlikten bir rütbesiz gelecekti. Standart bir prosedürdü. Savcılık şikâyette bulunsa bile hakkımda dava açılmazdı. Açılsa bile düşürülürdü. Ya da sonraki celseye ertelenirdi. Böylece sonsuza kadar giden duruşmalar neticesinde davanın hâkimi başka bir yere atanırdı. 

Savcı orta yaşlarda, hafif kel bir adamdı. Rütbesizlerden nefret ettiği her halinden belliydi. Beraberindeki kolluk görevlileri de cana yakın sayılmazdı. Odaya en son giren Mevsim olmuştu. Onu görünce şaşırdığım söylenemezdi. Muhtemelen olayla bağlantımı çözünce kendi gelmek istemişti. Savcının tam arkasında durdu ve ona gülümsediğimde karşılık verdi.

Savcı aramızdaki yakınlığı adil yargılama açısından sakıncalı bulsa da yorum yapmadı. Yalnızca dikkatimi vermem için boğazını temizledi: “Görevinizle ilgili durumları üstün körü geçebilirsiniz. Soruşturma raporunu doğrudan ilgili amirinize teslim edeceğim. Disiplin süreci idarenin görev alanına giriyor.” 

Dirseğimi masaya yaslayıp elimi çeneme koydum. “Tabii savcım… Prosedüre hâkimim. Olay akşam beş sularında, geçici görevlendirildiğim mekânda gerçekleşti. Bir konuyla ilgili araştırma yapıyordum. Herhangi bir aykırı durum olmamasına karşın maktul beni kovmakta ısrarcı oldu. Siyah pasaportumu göstermeme rağmen diretince bu durumu nefret suçu olarak değerlendirdim.”

Savcı hukuki yorumumdan tiksinti duydu. Gözlerime doğrudan bakmadı bile. “Müdahale etmeden önce maktule kimliğinizi açıkladınız mı?”

Ağzımı açtım, kapadım, sonra coşkuyla sıralamaya başladım: “Özgür ve demokratik ülkenizde haklarımız onları koruduğumuz sürece bir anlam ifade eder. Vatandaş olarak benim…”

“Sorumu duymadınız mı?”

“Vatandaş olarak benim ülkenize karşı sorumluluklarım var. Tehlikeyi önlemek de bunlardan biri. Yarın başka bir vatandaşımız da aynı şeyi yaşayabilir. Yeterince caydırıcı olamazsam görevimi nasıl ifa ederim?”

“Fakat tehlikeyi kendiniz yaratıyorsunuz.”

Bilgiç bir edayla, “Demeye çalıştığım şu,” diye devam ettim. “Bugün bir muhalife yumuşak davranmak yarın aykırı davranışlarından sorumlu olmaktır.”

Savcı sıkıntıyla başını kaşıdı. “Bütün ifadelerinizi okudum. Hep aynı şeyleri söylüyorsunuz.” Cevaben güldüğümde suratı gerildi. “Tamam, gidebilirsiniz.”

Mevsim elini savcının omzuna koyduğunda savcı aniden irkildi. “Hayır. Siz gidebilirsiniz.” Tavrı ciddi, otoriter ve biraz da saygısızcaydı. “Benim sorularım henüz bitmedi.” 

Savcının rengi sararıp bozarsa da hiçbir şey söylemeden oturduğu yerden kalktı ve odayı terk etti. Mevsim hemen ardından kolluğu da gönderdi. Bu hallerini neye yormam gerektiğinden emin değildim. Sanki deliliğimin sınırlarını ölçmeye çalışıyordu.

Karşıma geçip oturduğunda, “Umarım geçerli bir sebebin vardır,” dedi sakin bir tavırla. “Yoksa tatili rüyanda görürsün.”

Hiç sohbet havamda değildim. “Herkese karşı bu kadar kibar mısın?” diye sorduğunda dik dik bakmaya devam etti. “Bana da diğerlerine davrandığın gibi davransana. Mesela dilimi kes, derimi yüz, tekrar ve tekrar kemiklerimi kır. Bir yerden sonra müzik gibi dinleyeyim. Ağzımda kan ve kusmuk tadıyla yaptıklarımın sonuçlarıyla yüzleşeyim.”

“Öyle iştahlı anlattın ki canım çekti.” Bu kez daha net bir soru sordu: “Kraliyet Mavisi miydi?”

Cevap vermediğimde kafasını sallamakla yetindi. “Neden bu kadar sinirlendin?”

“Anlatsam da anlamazsın.”

“Sadece ölmesini istediğini varsayıyorum. Bunda bir sakınca yok.”

“Boş ver,” dedim oturduğum yerden kalkarken. Mevsim gözleriyle beni takip etti ve suratındaki ifade hiç değişmedi. “Vedalaşalım hadi.”

Tepesinde dikildiğimde mecburen kalktı ama bana sarılmak yerine öylece durdu. “Firar etmiyorsun değil mi?”

“Hadi,” dedim kollarımı iki yana açarak. Mevsim ısrarıma karşılık bana soğuk bir şekilde sarıldı. Kulağına doğru eğildim. “Zamanı geldiğinde tekrar konuşuruz. O zaman anlarsın belki…” Sarılmamız bittiğinde gerçek canavarın hangimiz olduğunu anlaması için gözlerinin içine baktım.  “Aslında neye sinirlendiğimi…”

Soruşturma merkezinden çıkarken, motelden bavullarımı alırken, limana doğru gittiğim taksiden inerken, hepsinde istisnasız aynı şeyi düşündüm: Dördüncü Bölge’nin persona non grata’sı [2]olmuştum.

***


[1] Haksızlığa kör olsun anlamında kullanılan bir Lacivert atasözü.

[2] İstenmeyen kişi

***

7. Bölümü Okumak İçin: link

5 Comments

  1. Muhatap sen olmayınca vahşetin kendisi pekâlâ keyiflidir… şu laf öyle manyak, öyle doğru ki…

  2. kitaptaki en sevdiğim nokta, her şey sakin görünürken bir anda sert bişey olması ve bunun da MUAZZAM BİR SOĞUKKANLILIK şeklinde gerçekleşmesi. benzeri yok yani. ellerine sağlık <3

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir