Kızıl Gökler – 8. Bölüm

İki bölge birbirine yakındı ama haritalarda uzak çizilirdi. Güney tarafı sıkıntılı olduğu için yolculuk birkaç saatten uzun sürdü. Sebebi rotanın düz bir çizgi şeklinde değil güneyden kuzeybatıya doğru ilerlemesiydi.

Feribottaki turistlerin çoğu Kraliyet Mavisi’ydi. Bana oldukça yakın davranmış; gezmem gereken plajları, tarihi yerleri ve turistlerin damak tadına hitap eden restoranları tarif etmişlerdi. Hepsi Turkuaz’ın tatil için iyi bir tercih olduğu konusunda hemfikirdi. 

Yerliler ise kapalı alanda, denize bile bakmadan oturuyorlardı. Hava soğukmuş gibi çocuklarına sarınmışlardı. Yüzleri ise özlem ve keder doluydu.

Onların zavallı haline bakmak canımı sıkınca başımı çevirdim ve kollarımı demirliklere yasladım. Gökle denizin birleştiği ufuk çizgisine bakarken içim huzursuzdu. Zihnimdeki ses, “Şimdi böyleysen,” diyordu kıkırdayarak. “Sonra ne yapacaksın?”

Liman gözüktüğünde kalbim deli gibi attı. Ellerim de terlediğinden durmadan üstüme siliyordum. Turistlerden biri yanıma yaklaşarak mide ilacı vermeyi teklif etti ama kibarca geri çevirdim. Birkaç aydır ilaç kullanmıyordum ve diyetimi bunun için bozacak değildim.   

Ayağım yere bastığında önce boğulur gibi oldum ama sonra hayatımda aldığım en rahat nefesi aldım. Annem öldüğünden beri evim, vatanım diyebileceğim bir yer olmamıştı ama eğer olsaydı Lacivert’e evim diyebilirdim.

Pasaport kontrolünde beklerken şarkı mırıldandım: 

Güzel mavi, gözlerin inci…

O bahçende çiçek yetişecek mi? [1]

Şapkamı çıkarıp elimin tersiyle terleyen alnımı sildim. Kontrol beklediğimden uzun sürmüştü. Sıradakiler sıcaktan bunaldıklarını dile getiriyorlardı. “Özellikle mi ağırdan alıyorlar?” dedi biri, ama sonrasında hemen sustu çünkü görevlilere sataşmaya gelmezdi. Kafaları bir atsa saatlerce orada bekletirlerdi. Ne güzel iş!  

Yine de merak edip başımı çıkardım ve turnikelere hızlıca bir göz attım.

Kıdemli görevli otuzlarının başında, dazlak bir adamdı. Yolcuların pasaportlarını ve belgelerini yanındaki uzun ve sıska çaylağa veriyor, oğlan kağıtları uzun uzun incelerken eksik belge olursa almayacağını ima eden bakışlar atıyordu. Bıkkın yüzlü kadın görevli ise şüpheci bir bakışla gelenleri sorguya çekiyordu.

Herkese yapmıyorlardı elbette. Sıra önümdeki yaşlı adama kadar ilerlediğinde sistemlerini çözmüştüm. Özellikle yerlileri alırken ince eleyip sık dokuyorlardı.

Yaşlı adam Lacivert’in köylüsüydü, ağır bir Koyu Mavi aksanıyla konuşuyordu. Sol bacağı sakattı ve valizini öyle sıkı tutuyordu ki sahip olduğu her şeyin içinde olduğuna kalıbımı basardım.

Yine de onu öylece göndermediler. Çaylak, yaşlı adamın verdiği cevapları beğenmedi. Üsten bir tavırla, neden gittiğini sordu. Yoksa Lacivert onun için yeterince güvenli değil miydi?

“Savaştan dolayı,” dedi yaşlı adam, kekeleyerek.

Aradıkları cevap buydu. Kayıtlara geçen münferit olay için savaş veya katliam demek, dolaylı olarak yoldaşların ter*rist olduklarını da kabul etmek demekti.

Kıdemli olan, “Ne yazık ki,” dedi. “Sizi ülkeye alamayız bu şekilde.” Hemen ardından ekledi: “Belki geldiğiniz yere geri dönmelisiniz. Artık oralı sayılırsınız.”  

Yaşlı adam valizini yere bıraktı. Öfkeyle, utanmazlar, dedi, bir de küfretti ama Koyu Mavi argosu olduğu için görevliler anlamadı.  

“Sesini yükseltme,” dedi çaylak. “Sırada başkaları da var, hadi…”

Yaşlı adamın onlarla tartışmaya hali yoktu. Bağırmaya başladığında nefesi tıkandı, morarıp kaldı. Sonra kıdemli görevli onu çıkarmak için güvenliğe işaret etti.

Sola bir adım atarak sıradan çıktım. “Affedersiniz, affe…” Beni duymadıklarında bu kez bağırdım: “Sizinle konuşuyorum!”

Kadın görevli bana kısa bir bakış attı. “Azıcık bekleyemiyor musun canım?”

“Hayır desem?”

Karşılık vermeme şaşırdı. “Ama beklemek zorundasın. Biz de bayılmıyoruz sıcağın altında dikilmeye.”

“Senli benli konuşmayalım,” dedim parmağımı ikaz eder gibi sallayarak. “Hanımefendi diyebilirsiniz. İçiniz almıyorsa da m*vi deyin. Ama benimle saygılı konuşun.”  

Kadın görevli, “Hanımefendi,” diye düzeltti. “Sadece işimizi yapıyoruz.” Onay almak için amirine bakış attı. “Her önüne geleni ülkeye mi alacağız?”

Siyah pasaportumu onlara doğru salladım. “Ama beni alacaksınız.”

Ters bir laf edecek olduğunda amiri müdahale etti. Yaşlı adamı apar topar gönderdikten sonra dişlerini geçirmek için beni çağırdılar. Pasaportumu onlara uzattım ve görevliler uzun bir sessizlikte incelerken gülümsememi bir an için bile bozmadım. Bana alakasız bir ton soru yönelttiler ve hepsini soğukkanlılıkla cevapladığımı görünce her defasında biraz daha gerildiler.   

“Bütün gün bekleyebilirim,” dedim nihayet. “Ama beni alacaksınız.”

“Saygılı ol,” dedi çaylak. “Yoksa seni tüm gün tutarız burada.”

Beklediğim tepki buydu. Pis zihniyetlerini açığa vuran bir söz veya bakış…

“Görevinizi kötüye kullanmış olursunuz.”

Kıdemli görevli omzuna pat pat vurarak çaylağı susturdu. “Siyah vatandaşı olsanız da güvenlik zafiyeti yaratmanız durumunda sizi içeri alamayız. Bunu demek istedi.”

“Yine de bu kadar lafın üstüne alınmazsam…” Kelimeyi bulamıyormuş gibi duraksadım. “Çirkin bir durum olur.”  

“Dediğim gibi,” dedi bozularak. “Herhangi bir sorun olsaydı sizi almama hakkımız vardı. Mevcut durumda geçmenizde sakınca yok.” 

Pasaportumu kadının elinden aldı ve bana uzattı. “İyi tatiller.”

Her şeyi gizleyen kibar suratları öyle çirkindi ki onlara bakmak bile midemi bulandırıyordu. Pasaportumu aldım ve turnikelerden geçerken şarkımı söylemeye devam ettim:  

Bahçene güller ekecek

O güller toprağını kurutacak

Güzel mavi, dua etsen de şimdi

Yaradan seni affedecek mi?

Öyle bir an gelecekti ki bu insanlar kendilerini ayrıştıklarına pişman olacaklardı. Yeni bayraklarını yakacak, Komutan’dan nefret edenler ona hayranlık duyduklarını, Yoldaşlar tarafından kandırıldıklarını dile getireceklerdi. Birbirimizi affedelim, tekrardan kardeş olalım, üç bölge ama terk ırk gibi saçma sapan laflar edeceklerdi.

Yaradan seni affetse…

Ölülerin dirilecek mi?

Valizimi arnavut kaldırımlarda sürerken yakındaki seyyar satıcılara göz gezdiriyordum. Limanın etrafına konuşlanmışlardı ve genelde turistlerin ilgisini çekmeye çalışıyorlardı. Bana da el sallamışlardı ama dillerini anlamıyormuş gibi bir tavır takınarak yanlarından geçip gitmiştim.  

Ta ki biri bana, “Kumral kız,” diye seslenene kadar. Şemsiyenin altında olduğu için yüzünü tam göremiyordum. Başımı eğip oğlanın suratına baktığımda, “Bozuldun mu?” diye sordu. “Yoksa sana hanımefendi [2]mi demeliydim?”

“Hayır,” dedim. “Ne sattığını anlamadım.”  

Gözleri küçümseyici bir edayla kısıldı. “Bir şey satmıyorum.” Oturduğu plastik sandalyede geriye doğru yaslandı. “Zihin okuyorum. Tutturursam bahşiş veriyorlar.”

Gözüyle işaret ettiği para dolu kavanoza baktım ve gözlerimi devirdim. “Dolandırıcısın yani.”

Bilgiç bir tavırla parmağını bana doğru salladı. “Para almadığımı az önce söyledim kumral kız. Nasıl dolandırıcı olabilirim?”

Onu terslemek istesem de kendimi tuttum. “Benimkini de oku. Ne kadar iyisin görelim.”                   

Beni tepeden tırnağa süzdükten sonra, “Darılmaca yok,” dedi soğuk bir gülümsemeyle. “Bence aşağılık kompleksin var.”

“Anlamadım?”

“Sadece aklından geçenleri tercüme ediyorum. Kendini olduğundan büyük gösteriyorsun. Ama öyle olmadığının farkındasın.”

“Bu şekilde benden bahşiş alamazsın.”

Elbisemin kollarını işaret etti. “Güneşte yanmaktan mı korkuyorsun?” Sonra yerinden doğrularak ayakkabılarıma baktı. “Yola çıkarken bile topuklu giymişsin. Boyun konusunda da komplekslerin var.”

Susmayı için sözünü kestim. “Anladım, anladım… Safir’lerden nefret ediyorsun.” Ona üstenci bir bakış attım. “Eminim haklı sebeplerin vardır.”  

“Var, evet.”

“Temmuz gerginliği mi?”

Civardaki herkes bir anda bakışlarını çevirdi. Ağır bir laf etmiştim. Hatta kalleşçe… Oğlan, “Def’ol git,” dedi öfkeyle. “Safir ağzınla bundan bahsetmeye hakkın yok.”

Suratına küfretsem bu kadar alınmazdı.

“Kusura bakma.” Cüzdanımdan çıkardığım parayı kavanoza bırakmak istediğimde bileğimden yakaladı.

“Def’ol dedim. Duymadın mı?”

“Pekala,” dedim geri çekilerek ve suratıma büyük bir gülümseme yerleştirdim. “Her şeye rağmen hakkımdaki çıkarımların tam isabetti. Teşekkürler.”  

Sonra valizimi aldım ve taksi bulmak için kalabalığın arasına karıştım. 

Taksici orta yaşlarda, hoşsohbet bir adamdı. Evliydi ve benim yaşımda bir kızı vardı. Biraz sorunca kızının üniversite sınavına hazırlandığını anlattı. Safir’deki üniversite için burs programlarına başvuruyormuş. Bütün umutlarını buna bağlamışlardı.

Merakla sordu: “Sen ne okuyorsun kızım?”

“Siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler.”

Laf arasında iletişim bilgilerinin yazdığı kartviziti bana uzattı. Tanıdık bir taksici benim de işime gelirdi.

Turkuaz’daki hemen her şey turistlerin ihtiyaçlarına yönelik yapılmıştı. Seyahat acenteleri şehirdeki güvenli bölgelerin işaretlendiği haritalar dağıtıyordu. İşaretlenen bölgeler arasında taksi, otobüs, dolmuş, her vasıta kullanılıyordu. Üstelik seferler sabaha kadar sürüyordu.

Ne var ki, yerliler için ulaşım sıkıntılıydı. Turkuaz’ın büyük bir bölümü savaştan etkilenmişti. Birçok mahalle terk edilmiş, yıkılan binalar ise harabe halde bırakılmıştı. Yerliler evlerine ulaşmak için birden fazla otobüse biniyordu. Duraklar ise mahallelerin içine girmek yerine çevresinden dolaşıyordu.

Meraklı meraklı sorunca, “Oralarda görülecek bir şey yok,” dedi kızarak. “Son günlerde kaçırılma vakaları da arttı. Senin gibi kızların kendine daha çok dikkat etmesi lazım.” 

“Arttı derken neyi kastediyorsunuz?” Cevap vermeyince lafı değiştirdim. “Zaten ben korkarım… Gitmem öyle yerlere.”

Bir süre sessiz kaldı, sonra kendi kendine sayıklar gibi, “Allah esirgesin,” dedi.

Motele vardığımızda akşam tekrar arayacağımı söyledim. Yüklü de bir bahşiş bıraktım.

Rezervasyonu sahte bir isim ve kimlikle yaptırmıştım. Seyahat şirketiyle anlaşmalı olduğundan misafirlerin çoğu siyah kökenliydi. Resepsiyondaki kadın tur gezileriyle ilgili bir broşür çıkardı. Tarihi mekanlardan bazılarını işaretlemişti. Bunun dışında plajlardan, yeme içme mekanlarından ve tekne turlarından bahsetti.

Kollarımı geri atıp esnedim. “Önce uyusam iyi olacak.”

“Size yardımcı olayım.” Valizimi almak için hamle yaptı ama müsaade etmedim. Yine de odaya çıktığımızda ona da sağlam bahşiş bıraktım.  

Yalnız kaldığımda sırtüstü yatağa uzandım. Odayı yeni boyattıkları için tavanda hiçbir leke yoktu. Beyaz duvarlar her zaman içimi ürpertirdi, en azından azıcık kirlenmesini tercih ederdim. Odadan içeri güneş giriyordu. Klimayı açtığım için stor perdeleri çekmeye gerek duymadım.

Uyandığımda saat akşamüstüne geliyordu. Oda buz gibi olmuştu ve bir yandan terlediğim için ensem tutulmuştu. Kalktım ve ağzımdaki ekşi tadın gitmesi için su içtim. Üstüme salaş bir gömlek, tişört ve kot pantolon geçirdikten sonra sabit hattan taksiciyi aradım.

Aşağı indiğimde plajdan gelenler duş almak için motele dönmüştü. Onlarla kısa bir selamlaşmanın ardından kendimi dışarı attım ve akşam güneşi tenimi yaksa da gölgelere sığınmadım.

Planım limanda dolaşmak, mümkünse yerlilerle dostluk kurmaktı. Annemin zamanında kimse birbirinin ayağına basmıyordu ama artık devir değmişti. İki tarafın radikalleşmesi olağan bir durumdu. Muhtemelen kaçırılma olayları hakkında da epey uç fikirleri vardı.

Taksici, “Burası iyi mi?” diye sorduğunda dikiz aynasından ona baktım.

“Tabii, burası olur.”

Limandaki esnaf lokantaları turistlere yönelikti. Fiyatları da kazıktı. Daha az işlek bir mekana gitmek için ara sokaklarda dolaşmaya karar verdim. Bir müddet yürüdükten sonra tam da aradığım gibi bir sokak bulmuştum. Binaların duvarlarında hala savaştan kalma yazılar duruyordu. Dükkanların hemen hepsi terk edilmişti. Üstelik olduğu gibi, hiçbir eşyaya dokunmadan kendi hallerine bırakılmışlardı.

Bir terzici dikkatimi çekti. Vitrine eleman ilanı asılmıştı ama o bile en az on yıllıktı. Toz tabakası eşyaların üstünü örtmüştü. Sanki sahibinin gelip elinin tersiyle uçurmasını bekliyorlardı.

Geri çekildim ve bir sigara yaktım. Yürürken bir yandan da duvar yazılarını takip ediyordum. Hepsi savaştan kalma değildi elbette, bazısı romantik şiirlerdi. Hatta o kadar romantikti ki midem bulanmıştı.

Sokağın sonu bir esnaf lokantasına çıkıyordu.  Hala açıktı ama içerisi aman aman kalabalık değildi. Cama, “Eski dilde konuşmak yasaktır!” yazısı asılmıştı. Sahibi ise yetmişlerinde, huysuz bir kadındı. İri vücutlu, elma gibi dolgun yanaklıydı, sürekli kaşlarını çatmaktan alnı kırış kırış olmuştu.

Eşikten içeri adımımı attığımda önümü kesti ve yazıyı hatırlattı. Suratıma pislik görmüş gibi bakıyordu ama onun da duvarında annemin fotoğrafı asılıydı. Lacivert’lerle anlaşamadığımız nokta burasıydı işte. Annemin Safir olduğu ve en önemlisi aileden olduğu gerçeğini göz ardı ediyorlardı.

“Herhangi bir yere geçebilir miyim?”

Yaşlı kadın suratıma bön bön baktıktan sonra cevap vermeden içeri gitti. Çok geçmeden benim yaşlarımda bir kız içeriden çıktı ve istediğim yere oturabileceğimi söyledi. Tavrı daha ılımlıydı, güleç bir karakteri olmasa da asık suratlı değildi.

Kendime kıyı köşe bir yer bulmak için mekana göz gezdirdim. Şansıma klima yoktu ama vantilatörün karşısına oturabilirdim. Masalar bilindik beyaz masalardı ve sandalyeler de kırmızı, plastik sandalyeydi.  Biraz sırta batıyordu.

Turkuaz’ın yemekleri genel olarak zeytinyağlı ve hafifti. Özellikle mücver ve zeytinyağlı yaprak sarması canım çekmişti. İkisinden de birer porsiyon sipariş edebilirdim.

Kız gelince, “Ninemin kusuruna bakmayın,” dedi tekrardan. “Yaşlandıkça aksileşti. Safir’lerden çok haz etmez.”

Sen de çok sevmiyorsun sanırım diyecektim ama vazgeçtim.

Sessizliği kendisi bozdu: “Genelde bu tarafa kimsenin yolu düşmez. Dükkan falan da yok o kadar. Yolunuzu mu kaybettiniz?”

“Evet,” diye mırıldandım. “Etrafta turluyordum öylesine. Acıkınca durdum.”

Başıyla onayladı. “Dönüşte size tarif ederim. Aşağı doğru ineceksiniz. Buradan sağ, sol, sonra dümdüz aşağı… Bu arada nerelisiniz?”

“Koyu Mavi.” 

“Peki,” dedi garipseyerek. “Aslen nerelisiniz?”

“Aslen de Koyu Mavi.”

“Ay,” dedi dudağını ısırarak. “Siz yarımsınız. Şey deniyordu size…”

“Kaynaştırma çocukları deniyor ama onlardan değilim.”

“Nasıl yani?”

“Boş ver,” der gibi bir el hareketi yaptım. Kız beni uzun uzun süzdü.

“Bu arada,” dedi. “Daha önce söyleyen oldu mu bilmiyorum ama Komutan’a çok benziyorsunuz.”

“Yok. İlk defa sizden duyuyorum.”

“Gerçekten mi?” Annemin fotoğrafına tekrardan baktıktan sonra bana döndü. “Bence andırıyorsunuz.”

Ninesi bağırınca kız daha fazla oyalanmadı. Mücver ve yaprak sarması çok lezzetliydi. En son ne zaman bu kadar iştahla yediğimi hatırlamıyordum. Kalabalık ve gürültü olmayınca (en önemlisi kimsenin bakmadığını hissettiğimde) rahatça yiyebilmiştim.

Kasada ödeme yaparken yemekleri kimin yaptığını sordum:  “Ninem ve annem,” dedi kız gururla. “Elleri pek bir lezzetlidir. Sevdiniz değil mi? Afiyet olsun… Siz bakmayın buranın böyle boş olduğuna… Hep ninemin huysuzluğundan. Biraz da yeri sapa, o da var.”

“Ellerinize sağlık,” dedim tekrardan. “Koyu Mavi’de yaşarken her hafta gittiğimiz bir aile lokantası vardı. Yemekleri etsizdi, biraz da ekşi. Sarmaya vişne de koyuyorlardı. Tadı onu anımsattı.” 

“Hah!” dedi gülerek. “Onlar da Turkuaz’mış. Koyu Mavi’de yemekler etli ve yağlıdır. Ben çok severim ama Safir’lerin damak zevklerine uymuyor.”

Annemin de damak zevkine uymuyordu demek ki. Sebze ve balık ağırlıklı beslenirdik. Hamur türü şeylerden uzak dururdu. Üstünden yıllar değil, asırlar geçmiş gibiydi.

Dışarı çıktığımda hava yeni kararıyordu. Kızın tarif ettiği gibi aşağı doğru indim. Terk edilmiş binaların, yeni ve eski duvar yazılarının arasından geçerken o yazıya denk geldim.   

Zihnim bir anda uyuşmuştu.

İsyan etme. İnkar etme. BÜTÜN M*VİLER PİÇTİR.

“Bu yazı neden burada?”

Elim, ayağım boşalmıştı. “Sakın,” dedim. “Sakın, SAKIN!”

Ellerimle duvardaki yazıyı silmeye çalıştım. “Bu yazı neden burada?” Tekrar ve tekrar sürttüm. “Neden hala…”

Kafam karışmıştı… Mutlaka öyle olmalıydı! Başka bir yerde, başka bir iş görüyordum. Her zamanki abuk subuk rüyalarımdı. Lacivert’te değildim ve bu yazıyı görmemiştim. Belki çocukluğuma aitti, şimdi hatırlıyordum.

Keşke öyle olsaydı… Ellerim kanıyordu ve bu defa benim kirli kanımdı. Yazıyı silince ne değişecekti?

İsyan etmem, inkar etmem, bütün atalarım piçtir. Lacivert etim size helaldir.

Bu yazı benimle alay ediyordu. Beni bulacaklar. Evim yanıyordu ve yine beni almaya geliyorlardı. Ve bulduklarında bu kez… Asla iyileşmeyecek bir yaraydı bu. Yanık izi gibi.

Koşup kaçmayı çok isterdim ama hayır, nefesim tıkanınca dizlerimin üstüne yığılıverdim. Göğsümdeki baskı şiddetlendi ve zihnimdeki o ses “ölmek istemiyorum” diye çığlık atmaya başladı.

Delirebilseydim en başta delirirdim. Tek göz, beyaz bir odada durmadan çığlık atardım. Beni susturmak için ağzıma kumaş mendil tıkarlardı. 

Sereserpe yere uzandım ve o nazik sesi dinledim:  Artık Komutan’ın kızı değilsin. Belki önce o egonu kırmamız gerekiyordur. Seni önce bozup sonra birleştireceğiz.

Ta ki, mükemmel olana kadar…

***


[1] Lacivert şarkısı

[2] Kraliyet Mavisi’nin görgü kuralları gereği hanımefendi, beyefendi şeklinde ifade edilir. Sosyal statüleri eşit olanlar ise isim takısıyla birlikte hanım ve bey ifadelerini kullanabilirler.

3 Comments

  1. ay yine çok iyiydi bölüm. yaşlı amca üzdü:( ama şu pasaport kontrolleri… of beni de aşırı fıtık ediyo, insan durduk yere geriliyor bekledikçe:D

Leave a Reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir