Cebimden bir mendil çıkarıp alnımı kuruladım. Denizden gelen hafif esinti bile beni kendime getirmemişti. Üstümdeki miskinlikten kurtulmak için ıslak ve nemli havayı içime çektim. Sağlam istihbarat diye elime tutuşturdukları kâğıt parçasında sarışın, orta boylarda, Lacivert bir erkeği tarif etmişlerdi. Ten rengi ise Lacivertler kara, buğday tenlidir algısının bir sonucu olarak “beyaz değil” şeklinde belirtilmişti.
Şakaklarımı ovuşturdum. Çöp kokusu burnumun direğini sızlatıyordu. Öle öle bitiremedikleri Dördüncü Bölge; nem, sıcak ve çöpten ibaretti.
İhbarcı tedirgin, yorgun yüzlü bir adamdı. Üç kuruş paraya deli gibi çalışırken öylesine gittiği bir barda bazı sıkı dostlar edinmiş, sözüm ona onların dünyayı kurtaracağına inanmış ve değersiz hayatında bir şeyler yapma misyonu edinmişti.
Bizim insanımız neden böyle? Farklı insanlardan, farklı zamanlarda ama her defasında aynı tonlamayla duyduğum bu soru, aslında sorudan ziyade yakınmaydı. Bizim insanımız neden böyle? Bilmiyorum. Belki biz böyle olduğumuz için.
Yüzü terliyordu. Gözleri ise yere sabitlenmişti. “Ben…” Sıcaktan bunaldığı birkaç kez soluklandıktan sonra devam etti. “Ben bunları tanımam etmem. Beni de o yola sokmaya çalıştılar ama olmaz dedim. Demediysem iki gözüm kör olsun.”
“Hım… İyi demişsiniz.”
Suratı kızardı. “Bizim oğlan hasta,” dedi suçlulukla. “Üniversite hastanesine[1] götürmek gerekiyormuş. Tedavi masrafları falan… Bir ton para biliyorsunuz.”
“Hım… Evet.”
Gevşemek için bir sigara yaktım. İhbarcıya paketi uzattığımda önce alacak gibi oldu. Sonra yasak olan bir şeye el sürmüş gibi geri çekildi. “Üstüme sinmesin şimdi.”
Sigaram bitene kadar bakışlarımı gece mavisi gökyüzüne çevirdim. Havadaki çöp kokusu dağıldığında ikinciyi yakmadım. İzmariti ayağımla çiğnerken, “Siz de haklısınız,” dedim ihbarcıya. “Sonuçta ülke dediniz nedir ki, altı üstü toprak parçası.”
“Öyle değil!” dedi. “Mecbur kalmasam…”
Utanan bir mavi beni ancak güldürürdü. Elimi çantama attım ve bıçağımı bulana kadar iyice karıştırdım. İhbarcının beti benzi attı. “Siz…” dedi korku ve şaşkınlıkla. “Ama siz bana dediniz ki…”
Geriye doğru sendelediğinde bıçağı henüz çıkarmıştım. Sesim ölüdeniz kadar sakindi. “Can aldıysan can vermelisin. Bin can aldıysan bin kere can vermelisin. Şu zamana kadar hiçbir ihbarcıyı sağ bırakmadım.”
Sıcak bir yaz gününde içim buz gibi soğuktu. İhbarcı ne bana küfretti ne de dizlerinin üstüne çöküp hayatı için yalvardı. Mavi gözleri ıslaktı.
Rahatlaması için kocaman gülümsedim. “Yine de size bir kıyak geçeceğim.”
Şaşırdı. “Kıyak mı?”
“Ailenize tam beş milyon göndereceğim.” Elimle gösterdiğimde bile inanamadı.
“Sahiden mi?”
“Sahi tabii. Sevdiğimiz için ölmek, ölümlerin en onurlusu değil midir?”
Bıçağı kalbine sapladım. Ve hiç bekletmeden çıkardım. Duvardan destek almaya çalışsa da ayakta duramadı. Yere yığıldıktan sonra göğüs kafesi birkaç defa şişti. Nefes almak için muazzam bir çaba sarf ediyordu. Ne var ki ağzından köpük gibi kan geldi ve son sözünü bile söyleyemeden vefat etti. Açık kalan gözlerini kapatmak için eğildim. Elimdeki kan suratını kirletmişti.
En aşağılık insan düşmanına yalvaran insandır. Ondan daha da aşağılık olanı sevdiği birini düşmanının eline bırakandır. Özgürlük bunların ağzında sakız olmuş. Kime, ne anlatıyorsun?
Sokağa çıkma yasağında mahalle sessizdi. Adeta kendi yalnızlığına terk edilmişti. Kediler, köpekler bile etrafta gezinmiyordu. Ana caddeye çıkana kadar gölgemle birlikte yürüdüm. Sürekli aynı şeyi fısıldıyordu ve kahkaha sesleri çığlık seslerine karıştığı için başımı ağrıtıyordu.
Hayalet kadar sessiz ve yavaş hareket ettiğimden beni görünce şaşırdılar. Lâçin koşar adımlarla yanımda biterken çatık kaşlı oğlan ve taşralı kız salına salına arkasından yürüdü. Üçü de ellerime bakıyordu. Gittiğim gibi dönmem onlarda hayal kırıklığı yaratmıştı.
Toplandığımızda Laçin’e döndüm ve omuzlarından tuttum. “Senden benim adıma para çekmeni isteyeceğim. Safir merkezli herhangi bir banka olur. Parayı nakit olarak ihbarcının ailesine teslim edeceksin. Beş milyon lira… Anladın mı? Mavi lira, siyah değil.” Bu esnada defterimden bir kâğıt koparıp hızlıca adresi not aldım.
Lâçin avucuna tutuşturduğum kâğıt parçasına hayretle baktı. “Kıdemlim,” dedi tereddütle. “Beş milyon çok değil mi?”
Taşralı kız lafa karıştı. “Bu adam o kadar etmez.”
Ona döndüm. “Ama çocuğu hastaymış. Yazık değil mi?”
“Yazıksa öldürmeseydin.” Güldüğümde asabı bozuldu. “Hem ne iş? Hepimiz aynı maaşı almıyor muyuz?”
“Teessüf ederim…” dedim. “Ben rüşvet yemem.”
Çatık kaşlı oğlan, “Onunla tartışma,” diye uyardı. Daha sonra bana dönerek sordu: “Şimdi ne olacak peki?”
“Hiçbir şey,” dedim ciddileşerek. “Dördüncü Bölge’nin sükûneti esastır. Büyük bir savaş yaşanmayacak. İdam mazgalları kurulmayacak. Eskisi gibi hayat akmaya devam edecek.”
“İhbarcı ne anlattı?”
“Birkaç isim verdi. İçlerinden biri aradığımız saldırganın profiline uyuyor. Mavi dilinde söyleyeyim: Cuk oturdu.”
Taşralı kızın rengi attı. “Uyuyor diye rastgele birini mi öldüreceğiz?”
“Rastgele sayılmaz,” dedim sesimi alçak tutarak. “Bizden sarışın bir çocuk istiyorlarsa karşılarına sarışın bir çocuk koymamız yeterli. Zaten hepsi aşağı yukarı aynı değil mi?”
Niyetim ortamı germek değildi. Buz gibi bir sessizlikten sonra çatık kaşlı oğlan beni şüpheyle süzdü. “Birini mi koruyorsun?”
Bu lafa anca gülünürdü. Ben de güldüm. Suçumu itiraf etmişim gibi birbirlerine baktılar.
“Seni şikayet edeceğim,” dedi oğlan.
“Hım… Seni öldürmem gerekecek o zaman.”
Lâçin kolumdan tutup çekiştirirken, “Kıdemlim,” dedi panikle. “Gerçekten hain olduğunuzu düşünüyorlar. Bu şekilde konuşmayın.”
Taşralı kız beynimi patlatacak kadar öfkelenmişti. Silahını çıkarttıktan sonra üst üste hakaretlerini sıraladı: “Seni pis, (bilmem neyin neyi)… Kim bilir, ne çıkarın var? Açık açık muhalifleri koruyorsun (seni bilmem ne yaptığım).”
Tepkisiz kaldığımda dişlerini sıktı. Beni öldürmesine ramak kalmıştı. “Kıdemline mi güveniyorsun bu kadar?”
“Hayır.” Başımı hiddetle iki yana salladım. “Yargının bağımsızlığına ve hukukun üstünlüğüne güveniyorum.”
Ateş etmesine fırsat vermeden namluyu yukarı kaldırdım. Refleksleri zayıftı ve neyse ki emniyet kilidini açmamıştı. Eli tetiğe gittiğinde ateş almadı.
Yine de silahı ondan almak için sert bir hamle yaptım. Çatık kaşlı oğlan kızı geri çekti ve ona saldıran benmişim gibi aramıza girdi.
“Tetiğe bastı,” dedim oğlana. “Bu ne demek biliyor musun?”
“Saye… Tamam, haklısın ama bu işin büyümesi senin suçun.”
Uzun zaman sonra biri adımla seslenmişti. “Sizinle dalga geçtiğim falan yok. Ben de emir kuluyum.” Kafi bir açıklama değildi tabii ama çatık kaşlı oğlan uzatmadı.
Taşralı kızın kolundan tuttu ve onu karanlığın içine sürükledi. Gitmeden önce Lâçin’e hoşça kal diyecek kadar kibardı. Bakışları bana değdiğinde ise tamamen buz gibiydi.
Yeterince uzaklaştıklarında Lâçin’e moteline kadar eşlik etmeyi teklif ettim. Hevesli bir şekilde kabul ettiğinde içim huzursuz oldu. Ürkekti falan ama bu kadar aptal olması normal değildi. Ona karşı bir türlü gardımı indiremiyordum. Bilgi toplayıcılardan biriydi. Süpermarkette tam zamanlı çalışıyordu ve geleni gideni gözetliyordu. Bu görevde ikinci sınıfa yükselmesi bile mümkün değildi. İkinci Bölge’den doğrudan atanması da arkasında güçlü birilerinin olduğunu gösteriyordu.
Tam bir muamma olması ona karşı olan merakımı cezp ediyordu. Bir süre aramızdaki sessizliği etrafımızda uçuşan sivrisinekler böldü. “Kaç kardeşsiniz?” diye sordum yürüdüğümüz sırada.
Birden sorunca irkildi. “Beş kardeşiz,” dedi çekinerek. “Ben en küçükleriyim.”
“Ne iş yapıyorlar?”
“En büyük ağabeyim doktor, küçük ağabeyim mühendis, ablalarım da avukat.”
“Hım… Sen de tekne kazıntısısın.”
Canı sıkıldı. “Biraz öyle gibi… Kardeşlerimin hepsi başarılı ama ben her konuda ortalama sayılırım. Sanata, müziğe, ya da bir başka şeye yeteneğim de yok.”
“Memur olsaydın keşke.” Ona masumca takılmama karşılık hepten yüzü düştü.
“Rütbesizler birliğinde katılmak istediğimde herkes gülmüştü zaten. Ailem bile. Hatta eğitim kampındakiler Silik Kız diye sesleniyordu.”
“Mavi dilinde küfürlü bir çağrışımı var.”
“Benim dilimde de yeterince aşağılayıcı,” dedi bozularak. “Yine de bir şekilde mezun olabilmeyi başardım. Gerçi henüz kimseyi… öldürmedim. Öyle deniyorsa.”
Bir müddet onu süzdükten sonra sesimi mümkün olduğunca sevecen tuttum. “Şimdiden rahatsız oluyorsan bırakman daha iyi.”
Hayal kırıklığına uğradı. “Siz de mi ayrılmamı tavsiye ediyorsunuz?”
“Bir eşik var. Onu geçtiğinde artık eskisi gibi olamazsın. Altından kalkamayacağın bir yükse hiç bulaşma bence.”
Bana değil, önüne bakıyordu. Omzuna hafifçe dokunduğumda irkildi. “Üzülme…” dedim şefkatle. “Hiç tanımadığın birini öldürmek kolaydır. Hiçbir ortak değeriniz yok sonuçta.”
Beti benzi attı. “Ya bir siyahı öldürmem gerekirse? Ve… yapamazsam?”
Pencerelerden birinde sarkıtılmış bayrak gözüme ilişince dikkatim dağıldı. Usulca duvara doğru yaklaştım. Sanırım uzanıp alabilirdim ama boyum kısa kalıyordu. Lâçin’den eliyle bana basamak yapmasını rica ettim. Güç bela bayrağa ulaşıp tüm kuvvetimle çektim. Kraliyet Mavisi’nin bölge bayrağı elimdeydi.
Lâçin merakla sordu: “Onu neden aldınız?”
Sorusunu yanıtlamak yerine cebimden çıkardığım çakmakla ucunu yaktım. Bayrak kısa sürede alev aldı. Yavaşça tüm renklerini yitirdi ve sonunda ondan geriye kömür karası bir bez parçası kaldı.
***
“İşte bir sabah uyandığımda… Çav bela, çav, çav…” Elimde paspasla yerleri silerken kendimi büyük bir dans salonunda, kundura ayakkabılarıyla dans eden küçük bir kız gibi hissediyordum. Gün ışığı içeri vuruyordu ve adım seslerim türküme eşlik ediyordu.
Mevsim davetsiz misafir edasıyla içeri girdi. Onu duydum ama ritmimi bozmadım. “Elleri bağlanmış bulduğum yurdumun… Her yanı işgal altında…
Türküm bitene kadar bekledi. Sol elimi göğsüme koyarak onu selamladığımda ise dudaklarında bir tebessüm belirdi. Ya da bana öyle geldi. Kara lehçesiyle[2], “Ne zaman gidiyorsun?” diye sordu. Elimdeki paspası bıraktım ve ana dilimde karşılık verdim.
“Az bir işim kaldı.”
Yeni sildiğim ıslak zeminde ufak adımlar atmaya başladı. Akbaba gibi etrafımda dönüyordu. “Saldırganı senden önce bulduk.”
“Canlı mıydı peki?”
“Boğazı kesilmişti.” Boynunun iki tarafında çene kemiğine kadar uzanan damarları işaret etti. “Hızlı ve acısız bir ölüm olmuş. Neredeyse insani.”
Başım dönmüştü. Ona durmasını işaret ettikten sonra, “Şaşırma canım,” dedim. “Mavilerin birbirini öldürmesinden daha doğal bir şey yok. İçtiğimiz su bile komşumuzun kanı.”
Siyah diline geçti. Ses tonundan ters bir durum olduğu anlaşılıyordu. “Komutan’ın ailesine söz vermiştin. Yine de insaflı davranmışsın.”
“Sözüm olsun. Bir dahakine insan gibi öldürmem.”
Mevsim yay gibi gerildi. “Tek bir istihbarat kaynağımız var sanıyordum. Nasıl ulaştın?”
“İyi dostlar edindim.”
Bana saldırmaması için kaçacaktım ama gardımı alacak kadar hızlı hareket edemedim. Bıçağı tak diye çıkarıp boğazıma dayadı. Nabzım ritmik halde bıçağa vuruyordu.
“Ne karıştırıyorsun?”
“Hani eğitim kampındayken…” Nefes alışverişlerimi düzene soktum. “Beni devrimci diye ihbar etmiştin. Hatırlıyor musun? Hatta kimliğimi de saklamıştın. Senin yüzünden günlerce işkence maruz kaldım. O zamandan…” Güçlükle yutkundum. “Bu zamana neler yaşandı. Hala bana zorbalık yapıyorsun.”
Yüzünde hiçbir duygu yoktu. “Çünkü bir aidiyetin yok.”
“Ne fark eder?” dedim ters bir bakış atarak. “Senden fazla devrimci öldürmüşümdür.”
Bıçağı bastırdığında ince bir sızının göğsüme doğru aktığını hissettim. O kadar sıcaktı ki… Vücudum kasıldı. Nihayet bıçağı çektiğinde sakinleşene kadar ciğerlerimi havayla doldurdum. Derin bir kesik değildi ama mutlaka izi kalacaktı.
“Boşuna kuruluyorsun,” dedim kendimi toparlayınca. “Üstlerimin arkasından iş çevirecek kadar aklımı yitirmedim henüz.”
Palavra atmışım gibi baktı yüzüme. “Muhaliflerle görüşmeni onlar mı istedi?”
“Mavilerle,” diye düzelttim. “Burada o’cu bu’cu diye bir şey yok. Kimin dost kimin düşman olacağı hiç belli olmaz.”
“Öyle mi ya? Bizimle dost olmaya niyetleri var mıymış peki?”
Alayına karşılık ciddiyetle cevap verdim: “Bilmiyorum. Sanırım takas usulüyle ilerliyoruz. Sarışın çocuk… Adı her neyse, muhaliflerden biri ama doğrudan infazı gerçekleştiren kişi değil. İhbarcı onun adını verince ben de üstelemedim.”
“Takas mı?”
“Upuzun bir liste.” Ellerimi birbirine kavuşturdum. “Gitmeden ne ikram edeyim sana? Çay, kahve… Sabahın köründe içeceksen birkaç tarif öğrendim.”
Mevsim’i önden buyur ettim ve bar tarafına geçip önlüğümü giydim. Portakal likörü, limon suyu ve votkadan oluşan basit bir kokteyldi. Dün yapa yapa elim alışmıştı. Mevsim barmaid halimi komik bulmuştu ama bu konuda tek kelime etmedi.
Bardağı önüne koyduğumda elinde evirip çevirdi. “Sence asıl faili neden öldürmüyoruz?”
“Gerçekten bilmiyorum.” İçkisi bitince bardağı bana doğru itti. Hemen ekleme yaptım. “Ama bu bilgiyi vermem yasaktı.”
“Vermeseydin gırtlağını keserdim.”
“Sen ancak devrimcileri korkutursun. Silahsız bir sivil mi sandın beni?”
“Pekâlâ,” dedi uzatmadan. “Ne istiyorsun karşılığında?”
“Bilahare bildiririm.”
Mevsim’i gönderdikten sonra pub’ın tuvaletinden kendime baktım. Üstümü başımı düzelttim, saçımdaki örgüyü bozup tekrardan ördüm ve yanaklarıma renk gelsin diye azıcık allık sürdüm. Boğazımdaki yara düz, ince bir çizgiydi. Tişörtüm polo yaka olduğundan yara izi fark edilmiyordu bile.
Bugün işteki ikinci günümdü. Yine de sabah temizliği ve diğer angarya için beni görevlendirmekte bir beis görmemişlerdi. Saat bire kadar dip köşe temizlik yaptım. Tezgahı, masaları, yerleri sildim. Kasaya avansı koydum ve patronun laf arasında rica ettiği işleri aradan çıkarttım. Akşam vardiyasına biri kız, diğeri erkek iki garson kalacaktı. Melis fala takıntılı olan kızlardandı. Ailesindeki kadınlar nesillerden beri falla, büyüyle uğraşıyormuş. Benim falıma bakmaya da niyetlenmişti ama bu tarz şeylerden korktuğumu belirterek geri çevirmiştim. Göktuğ ise gerekmedikçe iş arkadaşlarıyla konuşmayan tiplerdendi. Patrona olan çıkışlarımla sempatisini kazansam da herhangi bir muhabbetimiz olmamıştı. İkisi de sonuçta kendi hallerindeydi. Geçici görevlendirildiğim yerlerde bu tarz insanların hayatına karışmamaya özen gösteriyordum. Onlar gelene kadar ortalığı toparlamamın sebebi de buydu.
Mesaiye on beş dakika gecikerek geldiler. Suratları da beş karıştı. “Ne oldu?” diye sordum ama saçma sapan bir şeyse anlatmamalarını umuyordum.
Göktuğ huzursuzca, “Dışarıya bakmadın mı?” diye sordu. Temizlik yaparken dışarıda bir hareketlilik sezsem de gidip bakacak kadar merak etmemiştim.
Temkinli bir şekilde girişteki cam kapıya yaklaşarak meydanda neler olup bittiğine bakmak istedim. Kalabalık heykelin etrafına toplanmıştı. Bu mesafeden tam olarak ne olduğu anlaşılmıyordu. Önlüğümü çıkarıp bir kenara astım ve kendini dışarı attım. Birbiri üstüne binen insanların arasından geçerek heykele yaklaştığımda ben de herkes kadar şaşırmıştım.
Sarışın çocuğun morarmış yüzü tam karşımda duruyordu.
Lacivert’te ruhun gözlerden çekildiğine inanırdı. Sarışın çocuğun soluk gözleri de benimkilere benziyordu. Ağacın diğer dallarına kolları sabitlenmişti. Başı da tam ortada durduğu için hayat ağacıyla bütünleşmiş gibi duruyordu. Rahatsız edici bir sanat çalışması gibiydi.
Heykeli dikkatle inceledim. Dalları göğe uzanan üç dal Kraliyet Mavisi’ni yöneten üç aileye aitti. Bunlardan ilki ve ortadaki Başkan’ın ailesiydi. Diğer ikisi de onların türevleriydi. Kraliyet Mavisi [3]yoldaşlığını hep birlikte kurmuşlardı.
Lacivert’sen ölüm seni her yerde bulur. Gün geçtikçe bu lafa daha çok ikna oluyordum.
Birden başıma bir ağrı saplantı. Burada daha fazla kalmama gerek yoktu. Yakında kalabalığı da dağıtırlardı. Birkaç adım gerileyerek heykele son bir kez bakmak istedim. Sırtım o anda birine çarptı. Başımı çevirip özür dileyecekken çarptığım kişiyi tanımamla gülmem bir oldu. Soruşturma geçiren kızdı bu. Zavallı… Gündüz gözüyle yaraları daha taze duruyordu.
Önce bana, sonra çarptığım koluna öfkeli bir bakış attı. “Önüne baksana, kör müsün?”
“Affedersin,” dedim. “Çivit Mavisi’nde çalışıyorum ben. Sanırım hatırlamadın ama dün…”
Sözümü kesti. “Hatırladım.”
“Ben de tam pub’a geçiyordum. İstersen gel de sana bira ısmarlayayım.”
Alık alık bakarak, “Oradan salak gibi mi duruyorum?” diye çıkıştı. Suratımdaki kibarlığı bozmadan yanıt verdim.
“Rica ederim. Sadece seninle dostluk kurmaya çalışıyorum.”
Sigara paketini ona uzattığımda içinden bir dal çekti. Çakmağımı da reddetmedi. Ruh hali gelgitli bir kızdı ama tehlikeli bir tip değildi. Gerçi zamanla öyle olurdu. Kalabalığın arasından sıyrılarak bir mekânın duvarına yaslandık. Diğerleri beni çağırana kadar birkaç sigara içsem iyi olurdu. Sigara içmeyince ellerim kontrolsüzce titriyordu ve bu his beni daha fazla içmeye sevk ediyordu.
“Adın ne?” diye sorduğumda bakışlarını görüş hizamızdaki heykelden ayırmadı.
“Irmak,” dedi bir müddet düşündükten sonra. “Ne yapacaksın ki adımı?”
Onu duymazlıktan geldim. “Yanında siyah isimli bir kız vardı. Akraban mı?”
Bir kez daha, “Neden soruyorsun?” diye çıkıştı. “Boşuna heveslenme. Ağzımdan laf alamazsın.”
Sigarayı yere atıp üstünü çiğnedim. “Siyasi görüşünü kafamda oturtamadım.”
“Akrabamız falan değil. Yalakanın teki.”
“Hım…” dedim düşünceli bir edayla. “Belki kendini öyle gösteriyordur.”
“Onda o yürek yok. Sıkar biraz.”
“Ama sizinle takılıyor?”
Bir hışımla bana döndü. “Salak kuzenim ona güveniyor çünkü.”
“Şu kıvırcık saçlı olan mı?”
“Mercan… Evet.” Huzursuzdu. “Neden soruyorsun?”
Onu çaktırmadan süzdüm. Bakışlarını heykele doğru dikmişti. Sigarası yanıyordu ama dalgınlıktan dudaklarına bile götürmüyordu. “Siyahlara güven olmaz bence.”
“Senin de ne olduğun belli değil.”
“O da doğru.” Ellerimi birbirine çarptığımda irkildi. “Neyse. Beni işten beklerler.”
Son bir kez arkama baktım. Gözleri hala heykeldeydi. Uzun, uzun neye bakıyordu? Herhalde “o ben olabilirdim” diyerek kendini teselli ediyordu. Biraz daha uzaklaştığımda önce yaraları kayboldu, sonra herhangi bir maviye dönüştü.
Pub’taki siyah askerleri fark ettiğimde kaçamayacak kadar yaklaşmıştım. Rutin bir kontrol olmadığı belliydi. Turuncu saçlı teğmen gergin bir tavır takınmıştı. Kolları gerilmiş, her an birine yumruk atacak gibiydi. Yanındaki kuzguni saçlı teğmense nispeten sakindi. Pub’takilere soruları o soruyordu.
İçeri girmek için bir hamle yaptığımda turuncu saçlı teğmen fevri davranarak öne atıldı. Pub’ın kapalı olduğunu, meydanı yakında boşaltacaklarını bildirdi. Sonra eliyle def olup gitmemi işaret etti.
Kraliyet Mavisi sanmıştı beni. Bozuntuya vermeden çalışanlardan biri olduğumu ve sabah vardiyasında çalıştığımı açıkladım. Turuncu saçlı teğmen içeri girmemi tenkit etti ve o zaman bu ziyaretin hayra alamet olmadığından emin oldum.
Melis ve Göktuğ bir kenara çekilmişti. Patronumuz ise ortalıkta yoktu. Melis gözüyle beni uyardığında ona göz kırptım. Umursamazlığım karşısında dehşete düştü. Göktuğ ise kıza kaş göz ederek karışmamasını tembihledi. Ne oluyor diye soracaktım ama hemen başını yere indirdi.
Askerlerin tüm odağı bendeydi. İşe ne zaman girdiğimi, buraya ne zaman taşındığımı, sabahtan beri neler yaptığımı, adımı, yaşımı, doğduğum ülkeyi ayrıntılı şekilde sorguladılar. Cevapların hiçbiri (yarı yarıya doğru olsa da) kuzguni saçlı teğmeni tatmin etmedi. Beni dinlerken suratını ekşitti ve soruları bitince sözü turuncu saçlı teğmen devraldı. Onun baskısı sadece psikolojik değil aynı zamanda fizikseldi.
Boyu benden fersah fersah uzundu. Belindeki silah ise alenen bir tehditti. “Bunlar size mi ait?”
Buruşturulmuş gazete kâğıtlarını bana uzattığında kan beynime sıçradı. Onları dolabımdaki kıyafetlerin arasına gizlemiştim. Rutin bir kontrolde arama mı yapmışlardı? Hayır… Mutlaka biri benden şüphelenmişti. Ama işe gireli daha bir gün olmuşken kim beni şikâyet ederdi?
“Cevap vermeyecek misiniz?”
Sakinliğimi bozmadım. “Sanırım bir yanlış anlaşılma oldu. Müsaade ederseniz…” Yumuşatma çabam ters tepmişti. Teğmenlerin ikisi de her nasılsa daha çok öfkelendi.
“Nereli olduğunuzu çıkaramadım.”
Kuzguni saçlı teğmenin sorusuna karşılık gerginliğimi saklayamadım. “Lacivert’im. Savaştan sonra ülkenize iltica ettim.” Hemen ekleme yaptım. “Şu an siyah vatandaşıyım.”
“Evli misiniz peki?”
“Evli değil, evlatlığım. Vatandaşlığı o şekilde kazandım.”
Öyle mi der gibi baktı. “Aksanınız da bir tuhaf. Lacivert gibi değil.”
“Benimki sui generis[4]bir aksan.”
Telsizle diğerlerine haber verdiği sırada cebimdeki kimliği yokladım. İşler sarpa sararsa kendimi büsbütün ifşa etmem gerekecekti.
Konuşması bittiğinde, “Affedersiniz,” dedim dikkatini çekmek için. “O kâğıtları elime zorla tutuşturdular. Atmaya korktuğum için sakladım.”
“Muhaliflerden mi korkuyorsunuz?” diye sordu buz gibi bir sesle.
Ortamdaki hava ağırlaşmıştı. Derin bir nefes alarak kendimi topladım. “Tam olarak öyle değil. Açıklamama izin verirseniz…” Kimliğimi gösterecektim ama beni durdurdular.
Turuncu saçlı teğmen silahını bana doğrulttu ve ellerimi yukarıda tutmamı emretti. “Suçu bildirme yükümlülüğünüz olduğunu bilmiyor musunuz?”
“Biliyorum ama…”
İçeri giren teğmeni görünce kanım çekildi. “Evrim?” demiş bulundum. Ağzımdan bir anda çıkınca o da şaşkınlığını gizleyemedi.
Kısa bir anlığına bana baktı. Sonra kuzguni saçlı teğmenin sorusunu yanıtladı.
“Kızı tanıyor musun?”
“Evet, o…” Tereddüt etti. “Muhalif değil.”
Beni üvey kardeşi olarak tanıtmasını beklemiyordum. Zaten babasıyla bile bağlarını uzun zaman önce koparmıştı. Yine de gücenmiştim, aslında gücenecek bir şey yoktu ama gücenmiştim işte.
Tanıştığımızda hasta bir çocuktum. Yazık bana… Zayıf, hasta ve kimsesizdim. Evrim’in vicdanına oynarak hayatta kalmıştım. Şimdi ise beni aşağılık bir katil olarak görüyordu.
Zihnimi toparlayabilmek adına tırnaklarımı avuç içlerime bastırdım. Artık hayatını kurtardığı o çocuk değildim. Ama o hala aynıydı. Yoksa Kızıl Katil olmam onda hayal kırıklığı mı yaratmıştı? Hayatımı kurtardığına pişman mıydı? Şimdi olsa ölüme terk eder miydi? Ne bekliyordu ki benden?
Günahlarının kefareti olarak suratına kazıdığı yara izi bende tiksinti uyandırdı. Neden bu kadar ahlaklıydı?
Başım dönüyordu. “Artık gidebilir miyim?”
Evrim, “Gidebilirsin,” dedi soğuk ve mesafeli bir sesle. Diğerleri itiraz edecek olduklarında onları susturdu ve tekrardan bana seslendi: “Bir ara yanıma uğra.”
[1] Safir’deki üniversite dünyanın en nitelikli üç üniversitesinden biridir.
[2] Kara lehçesi; İkinci Bölge’nin sınır bölgesinde konuşulmaktadır. Yeşil dilinden kelimeler aldığı için ortak dilden uzaklaşmıştır.
[3] Kraliyet Mavisi üstünlükçü terör grubu. Derin Komutan’a ve akabinde binlerce askerine saldırı düzenlemişlerdir. Saldırıda Lacivert sokakları kana bulandığından “kızıl gece” olarak adlandırılır.
[4] Kendine özgü
***
5. Bölümü Okumak İçin: link
[…] 4. Bölümü Okumak İçin: link […]
para biriminin lira olması ilginç olmuş 🙂
hatunun soğukkanlılığına ve sonra da ama yazık çocuğu hastaymış demesine bayıldım 😀 tam benlik bi tip
ay bi de Evrim çıktı <3
Devrim’le kafiyeli bi de ^^